Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından “Gıda”yı atarsak ne olur?

Bildiğimiz gibi, 24 Haziran seçimlerinden sonra Erdoğan, Kaçak Saray’ında yeni kabineyi açıkladı. Tarihler 9 Temmuz 2018’i gösteriyordu. Var olan bakanlıkların bir kısmı birleştirilmiş, bir kısmı tamamen ortadan kaldırılarak “Kurul” adı altında işlemlerinin yürütülmesine karar verilmişti. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı da bunlardan biriydi.

Daha önce Tarım ve Köyişleri Bakanlığı olan adı, 8 Haziran 2011’de Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı olarak değiştirilmişti.

Gıda konusu ülkemizde gıda zehirlenmeleri, gıdalarda tağşiş (içine başka madde karıştırma) ile akla gelir. Tek başına Gıda Bakanlığı kurulması çok daha hayırlı olurdu. Ancak bırakın bu kadar gıda zehirlenmesinin ve gıdalarda sahtekârlığın olduğu bir yerde bu konuya özel olarak eğilmek için bir bakanlık kurmayı, AKP’giller mevcut bakanlığın adından “Gıda” kelimesini bile çıkarıverdi.

Peki, neredeyse her gün gıda zehirlenmesi haberlerini duyduğumuz; süt ürünlerinde bitkisel yağ, jelâtin ve nişasta; içinde kırmızı et bulunduğu iddia edilen ürünlerin (sucuk, köfte, kebap, sulu köfte, karnıyarık, kıymalı börek, lahmacun, pide harcı, döner vb.) çoğunda kanatlı eti, sakatat, deri, baş eti tespit edilen bir ülkede bu “Gıda” konusu ne olacak?

“Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkındaki 1 No’lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, 10 Temmuz 2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlandı.

“Cumhurbaşkanlığı bünyesinde Bilim, Teknoloji ve Yenilik Politikaları, Eğitim ve Öğretim Politikaları, Ekonomi Politikaları, Güvenlik ve Dış Politikalar, Hukuk Politikaları, Kültür ve Sanat Politikaları, Sağlık ve Gıda Politikaları, Sosyal Politikalar ve Yerel Yönetim Politikaları Kurulları kuruldu. Kurullara Cumhurbaşkanı başkanlık edecek.”

Oh çok rahatladık. Memlekette satmadık kamu malı bırakmayan, kamu malı iç etmekten milyon dolarlık servet yapan, işçiye “ananı da al git” diyen, iş cinayetlerinde katledilen işçiler için “bu işin fıtratında var, olacak bunlar” deme cüretini gösteren zat’a emanet edilmiş kurullar.

Neyse ki Kurulda “zat-ı muhterem” yalnız değilmiş.

“Kurul üyelerinden birini başkan vekili olarak kendisi atayabilecek. En az üç üyeden oluşacak kurul üyelerini Cumhurbaşkanınca atanacak. Kurullar, alanlarında doğrudan Cumhurbaşkanı ile çalışacak ve Cumhurbaşkanının talimatlarını yerine getirecek.”

Tam da neyse ki yalnız değil demiştik, yanılmışız.

“Kurullar, Cumhurbaşkanınca alınacak kararlar ve oluşturulacak politikalarla ilgili öneriler geliştirecek, geliştirilen politika ve strateji önerilerinden Cumhurbaşkanınca uygun görülenler hakkında gerekli çalışmaları yapacak, küresel rekabetin getirdiği ani değişimlere karşı strateji ve politika önerileri geliştirecek.

“Kurullar yapılan çalışmalarla ilgili Cumhurbaşkanına rapor sunacak.

“Cumhurbaşkanı, programına uygunluk açısından, bakanlıklar ile kurum ve kuruluşların uygulamalarını izleyecek. Bakanlıklar, kurum ve kuruluşlar, sivil toplum ve sektör temsilcileri, alanında uzman kişiler ve ilgili diğer ilgililerin davet edilmesi suretiyle genişletilmiş kurul toplantıları gerçekleştirilecek.

“Görev alanlarına giren konularda talep, ihtiyaç ve etki analizi yapacak veya yaptıracak kurullar, Cumhurbaşkanınca verilen diğer görevleri de yapacak.

“Her Kurulun sekretarya hizmetleri Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığı tarafından yerine getirilecek.

“Kurulların giderleri için her yıl Cumhurbaşkanlığı bütçesine yeterli ödenek konulacak. Cumhurbaşkanlığına bağlı kurulların üyelerine, (100.000) gösterge rakamının memur maaş katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarda her ay ek ödeme yapılabilecek.

“Bu ek ödemede, yapılacak işin niteliği, çalışma süresi ve üstlenilen görev dikkate alınarak her bir üye için farklı tutarlar belirlenebilecek. Bu ödemeler hakkında aylıklara ilişkin hükümler uygulanacak ve damga vergisi hariç herhangi bir vergi ve kesintiye tabi tutulmayacak. Bu ödeme, ilgili mevzuat uyarınca ödenmekte olan zam, tazminat, ödenek, döner sermaye ödemesi, ikramiye, ücret ve her ne ad altında olursa olsun yapılan benzeri ödemelerin hesabında dikkate alınmayacak.” (Alıntılar: 10.07.2018 tarihli Türkiye Gazetesi ve İrfan Donat, Bloomberg HT Tarım Editörü)

Gördüğümüz gibi, Kurullar doğrudan ve tam olarak Erdoğan’a bağımlı. Ayrıca, bu Kurullar diledikleri kişilere halkın parasını dağıtmak için de biçilmiş kaftan olmuş nerdeyse. Yani AKP’giller yeni bir soygun alanı yaratmış oluyor kendilerine.

Kurulların genel olarak çalışma prensipleri yani Erdoğan’a tam bağlılık prensibi bu şekilde.

Yazımızın asıl konusu olan, bakanlığın asli görevi olmaktan çıkarılan gıda konusuna gelecek olursak. Artık gıda konusundaki sorunların çözümü ve yeni gıda politikaları oluşturulması amacıyla Sağlık ve Gıda Politikaları oluşturulmuş. Aynı tarihli Resmi Gazetede yayımlanan kararnameye göre Kurul’un görev ve yetkileri:

“Sağlık sisteminin geliştirilmesi amacıyla politika önerileri geliştirmek, gıda sağlığı ve güvenliği konusunda araştırmalar yapmak, risk analizi yaparak gıda sağlığının korunması için politika önerileri geliştirmek,

“Bitkisel ve hayvansal ürün arzının, ürün kalitesinin artırılmasına yönelik politika önerileri geliştirmek,

“Su kaynaklarının etkin kullanılması, su israfının önlenmesine yönelik araştırmalar yaparak politika önerilerinde bulunmak,

“Sağlık ve gıdayla ilgili olarak üretim ve tüketim alışkanlıklarını iyileştirmek için araştırmalar yapmak,

“Tarım ve hayvancılıkta yerli gen kaynaklarımızın korunması, ıslahı ve çeşitlendirilmesi için araştırmalar yapmak ve politika önerileri oluşturmak, destekleme politikaları geliştirmek,

 “Biyogüvenlik alanında politika ve stratejilerin geliştirilmesini, uygulamanın izlenmesini sağlamak, olarak tanımlanmış.”

(Yazının hacmini fazla tutmamak için Kurul’un sağlıkla ilgili görev ve yetkilerini buraya almadık. Dileyen okuyucular ilgili KHK’den okuyabilirler.)

Kurulun görevlerine baktığımızda çok genel ifadeler olduğunu görüyoruz. “halk sağlığının korunması, güvence altına alınması” ya da “halkın ucuz, sağlıklı ve güvenli gıdaya ulaşmasının sağlanması” gibi temel kavramları göremiyoruz. Bunun yerine hiçbir anlamı olmayan “gıda sağlığı” diye bir kavramla karşılaşıyoruz. Gıdanın sağlığı olmaz, insanın sağlığı olur. Gıdalar insan sağlığına uygun olmak zorundadır. Kaldı ki hayvan için üretilen gıdalar da hayvan sağlığına uygun olmalıdır. Hatta bitki gıdası saymamız gereken gübrelerin de bitki sağlığına uygun olması gerekir.

Yine yerli kaynakların kullanımı ile ilgili bir madde de göremiyoruz. Bitkisel ve hayvansal ürün arzından bahsediyor, bu arzın nasıl sağlanacağı konu edilmiyor.

Geçtiğimiz günlerde Et ve Süt Kurumu tarafından Brezilya’dan kurbanlık olarak getirilen yaklaşık 4 bin büyükbaş hayvanda şarbon hastalığı tespit edildi. 50 hayvan telef olurken, kalanlar karantinaya alındı. Bu durum ithalat sırasında yapılması gereken kontrollerin yapılmadığını açıkça gösteriyor. Kurul’un görevleri arasında gerek yurtiçi gerekse yurtdışından temin edilen gıda maddelerinin, canlı hayvanların kontrollerinin etkin yapılması konusunda bir madde göremiyoruz. En önemli eksik olan kontrolör-denetçi personel eksikliğini gidermeye yönelik bir görev ya da hedef de göremiyoruz.

Gıdada ithalatın gittikçe artmasına, dışa bağımlı hale gelmemize yönelik bir çözüm-hedef de göremiyoruz, bu görevler arasında.

Ülkemizde artan gıda zehirlenmelerine, etten süte, baldan zeytinyağına, takviye edici gıdalara kadar envai çeşit gıdada yapılan sahtekârlıklara ve bu sahtekârlıklarla mücadeleye dair önüne hiçbir görev konulmuyor Kurul‘un.

Yine Biyogüvenlik alanında politika üretmekten bahsediliyor. Ancak geçtiğimiz aylarda Biyogüvenlik Kurulu ortadan kaldırıldı. Bununla ilgili de ayrı bir yazımız olacak. Bu durum, önümüzdeki günlerde Kurul’un GDO’lu ürünlerin sofralarımıza gelmesinin önünü açacağına işaret ediyor.

Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu da; önümüzdeki dönemde, bırakın ülkemizdeki gıda terörünün çözümüne en ufak bir katkı sunmayı, daha da arttıracak gibi görünüyor. Bakanlık varken ayyuka çıkan gıda zehirlenmeleri ve gıdalarda sahtekârlıkların Kurul’la birlikte daha vahim boyutlara ulaşması muhtemel. Çünkü artık her şey tek bir kişinin, bir  “zat-ı muhterem”in insafına kalmış. Ondaki insafı da biliriz. Bizi yine gıda zehirlenmeleri, hastalıklı etler, nişastalı peynirler bekliyor.

HKP Programı’nda Köylü Meselesi başlığı altında, “Türkiye’nin tarımda çalışan bir kişisi, ancak tarım dışında çalışan iki kişiyi zar zor besleyebilmektedir. Kaldı ki bizdeki beslenmeye gerçek anlamda beslenme denemez. Çünkü Halkımız özellikle protein bakımından yetersiz beslenmektedir. Yani tarımımızın verimi, AB’dekinin sekizde ya da onda biri kadardır. Bu rakamlar, tarım faciamızın dehşetini göstermeye yeter, sanıyoruz.” der. Halkımızın güvenli, sağlıklı ve yeterli gıdaya ulaşamayışını ortaya koyar.

Güvenli, sağlıklı ve yeterli beslenme her insanın en temel hakkıdır. Bu hakkın sağlanması ve korunması da devletlerin asli görevidir. Bu görevini bile isteye yapmayanlar, halkımızın en temel ihtiyaçlarını vurgun aracı yapanlar kuş olsalar gerçek bağımsız mahkemeler önünde yargılanmaktan kaçamazlar.