Paşa, Paşa!

Hüseyin Ali

Ünlü ozanımız Neşet Ertaş bir türküsünde şöyle der: “Gene bir laf duydum kırıldı belim”.

Böyle etkiledi yeni bir haber bizi. Üzüldük…

Şöyle yazdı gazeteler, haber siteleri:

“Hurşit Tolon’u FETÖ operasyonu bahanesiyle dolandırdılar

“Ankara’da kendilerini hakim ve savcı olarak tanıtarak aralarında eski 1. Ordu komutanı Hurşit Tolon’un da bulunduğu 8 kişiyi toplam 400 bin lira dolandıran biri Suriye uyruklu 2 kişi tutuklandı.” (Cumhuriyet, 6 Temmuz 2018)

Haber şöyle devam ediyor:

“Emekli Orgeneral Hurşit Tolon’a da telefonla ulaşan dolandırıcılar, FETÖ üyelerinin Tolon’un ev telefonuna bağlı internet hattı üzerinden görüşme yaptığını, bankadaki parasının da ABD’deki bir bankaya gönderilmeye çalışıldığını söyledi. Olayla ilgili operasyon yapılacağını ifade eden dolandırıcılar, Tolon’a ait paralardan parmak izi alınması gerektiğini söyledi. Bunun üzerine dolandırıcılar ile buluşan Emekli Orgeneral Tolon, polis sandığı kişilere 12 bin 620 dolar para verdi. Telefonda görüştüğü kişilerden bir süre haber bekleyen Tolon, daha sonra dolandırıldığını fark ederek polise şikâyette bulundu.”

Güler misin, ağlar mısın, denecek bir tablo… Ama biz gülemedik. Gülenler kesin olmuştur.

Başta Malum Kişi ve çevresi, gerici güruh, “Ulan adama ne korku salmışız be, helal olsun bize!” gibi böbürlenmişlerdir gülerek. Vaktiyle Tayyip-Feto kırması Bülent Arınç’ın “Cumhurbaşkanının elini sıkmaktan imtina edenler şimdi topuk selamı veriyor” demesi gibi…

Bu korku neyin nesi Hurşit Paşa’m? Hatta belki sadece korku da değil, sıfırladığını kanıtlama, duyurma ihtiyacı!

“Bak Malum Kişi gene tek muktedir, her şey iki dudağının arasında, gene bizi atar mı atar, dava da sürüyor Yargıtay’da. Ne yapalım?”, gibi bir endişeyle böyle davranmış olabilirsin. Bu daha da vahim!

Hatta şöyle de diyebilirsin:

“Ulan hiçbir gerçek kanıt ortada yokken, sadece yalancı tanıkların ifadelerine dayalı senaryolarla sen mi suçlandın? Sen mi yattın içerde 3 yıl? Müebbet cezasını sen mi yedin Ergenekon’dan? Tayyip-Feto çatışması olmasa daha yatıyorduk. Yaşımız da ilerledi.”

Ayrıca, Aşık Dertli’nin dizelerindeki gibi

Bir başıma kalsam şehe sultana kul olmam

Viran olası hanede evlad-ü ıyal var

(Tek başıma olsam kimseye kulluk etmem ama yıkılası evde çoluk çocuk var)

diyebilirsin.

Bu bakımdan belki haklısın.

Ama bizim üzüldüğümüz nokta şu: Tehlikeyi görüp de sinmek yakışır mı? Hele bir “Genç Türk’e”?

Yaşın ileri de olsa biz seni “Genç Türk” ya da Batılıların deyişiyle “Jöntürk” olarak değerlendirdik.  Senden ve senin gibi aydın, ilerici subaylardan tıpkı Mustafa Kemal’ler gibi bir Genç Türk davranışı bekledik. Gözünü budaktan sakınmayıp, ülkenin, halkın ve Cumhuriyet’in kollanması, tehlikenin bertarafı için var gücünle davranışa geçmek gibi…

Böyle bir tutum sergilemedin, sergilemediniz, sergileyemediniz.

Bizim sitemimiz buna.

“Ulan sen ne anlarsın, ne biliyorsun, şartlar çok kötüydü.”, de diyebilirsin.

Haklısın, şartlar kötüydü… Ama açıkçası, biz öyle bir ruh görmedik sende. Hiç direnmediniz neredeyse. Eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz Ergenekon’dan içeri atılırken; “Yahu ben Amerikancıyım, beni neden atıyorsunuz içeri”, anlamına gelen sözler etmişti. Belki siz tehlikeyi gören omzu kalabalık ilerici subaylar da; “Ulan biz NATO Paşasıyız, ABD bu işin içinde, bu kadar da yapmaz, bizi içeri atmazlar.”, gibi düşünerek ikircikli davrandınız.

Bu hem askerliğe yakışmaz, hem de basiretsizlik anlamına gelir.

Oysa, büyük olasılıkla ezberindedir. Ne diyor Mustafa Kemal Gençliğe Hitabe’de?

“Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kasdedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

“Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti’ni kurtarmaktır!”

Demek ki, tehlikeyi gördüğünüz halde Mustafa Kemal’in öğüdünü tutmamışsın, tutmamışsınız. Belki şu anda işgal durumu yok ama; “İktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içindeler.”

Ve Mustafa Kemal’in deyişiyle bu, bütün saydığı şartlar, düşmanların üstünlüğü, ülkenin işgali gibi belalardan daha vahim. Çünkü bu belayı, bugünkü durumu; “Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim”, olarak tanımlıyor Mustafa Kemal.

Bunu bilmemeniz, görmemeniz mümkün değil.

Oysa, sen 27 Mayıs’ı görmüş bir askersin, Harp Okulu’ndan mezuniyetin 1962.

Bak ne diyor 27 Mayısçı Genç Türkler’in dayandığı ve Atatürk’ün sağlığında (1935) çıkarılan Ordu Dahili Hizmet Kanunu:

“OTUZ DÖRDÜNCÜ MADDE — Ordunun vazifesi; Türk yurdunu ve teşkilâtı esasiye kanunile tayin edilmiş olan Türk Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır. Ordu askerlik sanatını öğrenmek ve öğretmek ile vazifelidir. Bu vazifenin ifası için lâzım gelen tesisler ve teşkiller kurulur ve tedbirler alınır.

“OTUZ BEŞİNCİ MADDE — Orduya giren her asker and içecektir. And sureti aşağıdadır:

“[Hazarda, seferde, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve âmirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu, Türk sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine and içerim.]”

Demek ki, Cumhuriyeti kollamak ve korumak ve bunun için gerekirse ölümü göze almak için and içmiş bir askersin.

Üstelik 27 Mayısçılar, yurdu ve Cumhuriyeti kollama ve koruma görevini daha belirgin ve güçlü hale getirmek için, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununda (1961) tek bir maddeye almışlardı:

“Silahlı kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır.”

Bildiğin gibi, Malum Kişi ve çevresi bu kollama ve koruma görevini, ne olur ne olmaz, deyip 2013’te kaldırdı.

Demek ki, yasal gerekçe de mevcuttu Cumhuriyeti kollama ve koruma için. Demek ki, yasal görevinizi savsaklamış, Cumhuriyeti göz göre göre teslim etmişsiniz.

Üstelik ordu, bu ülkenin en güvenilir kurumu oldu.  Daha düne, 2017’ye kadar da böyle oldu. Kadir Has Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaya göre durum şöyle:

“Araştırma sonuçlarına göre Türkiye’de en güvenilir kurum olarak Cumhurbaşkanlığı tespit edildi. Vatandaş yüzde 49,4’lük oran ile en çok Cumhurbaşkanlığı kurumuna güvendiğini belirtti. Kamuoyunda ilk kez ordunun güvenilirliği düşüş gösterdi. Geçen yıl yüzde 62,4’lük oran ile vatandaşın en güvendiği kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri, bu yıl polis teşkilatıyla birlikte en güvenilir ikinci kurum oldu. Ordu ve polis teşkilatına olan güvenin oranı eşit gerçekleşti: yüzde 47,4.” (Türkiye Sosyal – Siyasal Eğilimler Araştırması 2016 Sonuçları, http://ctrs.khas.edu.tr/post/4/turkiye-sosyal-siyasal-egilimler-arastirmasi-2016-sonuclari).

Bunda tabiî 15 Temmuz olayının etkisi çok büyük. Ordu halkın gözünde paçavraya çevrildi. Hadi bunu geçelim…

Ama Paşa sözü, halk dilinde neredeyse kutsal bir sözdür. Hep olumlu anlamlar yüklemiş halkımız bu söze. Analar erkek çocukları paşa olsun diye ninni söyler, övgüler düzer; oğlan uslu ise “çok paşa çocuk” denir; oğlanı kendi haline yaramazlık yapmasın diye bırakırken “paşa paşa otur, olur mu?” denir; çocuklara bol şekerli,  açık “paşa çayı” içirilir vb.

Türk Dil Kurumu “Paşa” sözünün karşılığında şunları yazıyor:

  1. isim, askerlik Osmanlı Devleti zamanında yüksek sivil memurlara ve albaydan üstün rütbede bulunan askerlere verilen unvan

“Talat Paşa. Ziya Paşa.”

  1. askerlik Cumhuriyet döneminde general

“Yanımdakilerden bu sarışın ve kibar tavırlı paşanın kim olduğunu sordum.” – İ. A. Gövsa

  1. sıfat Uslu, ağırbaşlı

“O ne paşa çocuk.”

Tarihsel olaraksa, Paşa sözünün Osmanlı’nın ilk dönemlerinde Gazi’nin büyük erkek oğlu anlamına gelen “Beşe” sözünden türediğini belirtir Kıvılcımlı:

“İlk Osmanlılık aşiret örgütüyle yayılmıştır. Padişah, “vezir” falan bilmez. Yalnız bir Türkmen geleneği vardır. Her Gazinin büyük oğluna “Beşe” denir. Osman Gazi’nin oğlu Alaettin Paşa, Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşadır. Bu “PAŞA” oğullar, aynı zamanda “vezirlik” görevini görürler. Zamanla Osmanlılık Rumeli’nde hayli yayıldı. Arada birçok “Beylik”ler doğdu. Bütün o beylerin başında Lala Şahin tüm beylerin başı olarak gönderildi ve “Paşa” adını aldı. Böylece “Paşalık”, Padişahın büyük oğlundan, büyük güvenli adamlarına sıçrayıp geçti. Şehzadelere (Padişah oğullarına) da, artık, ayırmak üzere: “Çelebi Efendi”, “Sultan Efendi” denildi.” (H. Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, 1. Cilt, Derleniş Yayınları, s. 67)

İşte böyle Paşam… Çocuk olsan, paşa sözünün belki 3. maddedeki anlamı sizlere (omzu kalabalık paşalara) yakışır. Uslu uslu, ağırbaşlı durmak gibi… Tehlikeyi görüp uslu uslu oturdunuz anlamında… Paşa paşa oturdunuz yani…

Maalesef mahkeme sürecinde de gereğini yapmadın, yapmadınız. Düzmece Tayyip-Feto mahkemelerini tanımayacaktınız, sizleri yargılamaya kalkanları yargılayacaktınız. Ve şimdi her şey Malum Kişi’nin ağzından çıkacak kelama bağlı. Yargıtay da onun ağzına bakıyor.

Evet Paşa’m, Hurşit Paşa’m. Nereden nerelere geldik! Belki biraz içimizi döktük. Seni kırmak, küçük düşürmek gibi bir niyetimiz yok. Sadece bir sitemdir yaptığımız.

Ama eksiklikleri belirtmek de görevimiz. Şairimiz Ahmet Arif’in söylediği gibi davranmak ölçüdür:

“… Yürü üstüne – üstüne,Tükür yüzüne celladın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının…

Dayan kitap ile

Dayan iş ile.

Tırnak ile, diş ile,

Umut ile, sevda ile, düş ile

Dayan rüsva etme beni…”