Soma’da 301 madenciyi katlettiler, Akhisar’da da hukuku…

Av. Tacettin Çolak

Dört yıl iki ay önce, 23 Mayıs 2014 günü 301 madenciyi göz göre göre katlettiler. 162’si de yaralı kurtuldu.

Niçin?

AKP’nin oy rüşveti olarak gariban halkımıza dağıttığı kömürlerin daha fazla çıkartılması için…

Sonuçtan baktığımızda açıkça görüyoruz ki; katliam, “geliyorum” demiş.

Madencilik teknolojisinin gerektirdiği asgari önlemleri dahi almadan; yaşam odası, oksijen maskesi gibi yaşamsal önemdeki teçhizatların bile olmadığı, olanların da kullandırılmadığı maden ocağında köle gibi çalıştırılan işçiler aşırı üretime zorlanmışlar.

Aylardır kömürdeki ısınmayı patrona, üst düzey yöneticilere ve sendikaya ileten işçilerin uyarıları görmezden gelinmiş.

Yapılan şikâyetler üzerine işyerinde denetime gelen iş müfettişleri görevlerini suiistimal ederek,  işyerinde gerekli iş güvenliği önlemlerinin alınmasını sağlamamışlar.

Bu can dayanmaz baskı ve zorbalık ortamında çalışan ve hakkını aramak isteyen işçiler üzerinde ise terör estirmişler.

Küfretmişler, tekme-tokat atmışlar. İşten çıkartmışlar…

Peki, işçilerin hak ve çıkarlarını koruyup-kollaması ve geliştirmesi gereken sendika ne yapmış?

Tamamen satış…

Yani aidatını aldığı işçilere değil de patrona hizmet etmiş, bu sarı sendika.

Katliamın yaşandığı günün akşamında ocakların bulunduğu bölgedeydik.

Çevre can pazarına dönmüştü. Gözü yaşlı eşler, analar, babalar, yakınlarının sağ salim çıkartılması için dua ediyorlardı. Battaniyeye sarılı olarak madenden çıkartılan her cansız beden, teşhis için yüzü açılıp insanlara gösteriliyordu. Her defasında yürek yakan çığlıklar birbirine karışıyor, dağlardan yankılanıyordu.

Gerçekten can dayanmaz bir durumdu.

Ama katliam günü bu acılı ailelerin yanında sendika yoktu.

İşyerinde bulunan sendika odasının kapısı bile kilitlenmişti.

Canlısına sahip çıkmadığı işçilerin ölüsüne hangi yüzle sahip çıkacaklardı ki…

Ya da hangi yüzle acılı ailelerin karşısına çıkacaklardı ki…

En iyisi kaçmaktı…

Öyle de yaptılar…

Sonrasında ise katliamla ilgili sendika olarak herhangi bir hukuki girişimde bulunmadılar.

Üyeleri katledilmiş bir sendika pekâlâ mahkemelere müdahil olabilirdi.

Sendikalar Yasasının açık hükmü gereğince yaralı işçilerle, ölen madencilerin ailelerini temsilen davalar açabilirlerdi. Avukat vb. hukuki yardımlarda bulunabilirlerdi.

Bunların hiçbirisini yapmadılar. Çünkü yapacak yüzleri yoktu.

Dolayısıyla katliamda, işçi sendikası, tam da sarı-gangster sendikaların meşrebine uygun davrandı.

Sonuç olarak; 301 madencinin katlinden bunlar da patron ve üst düzey yöneticiler gibi birinci dereceden sorumludur.

 

Hukuk katledildi…

Katliamın büyüklüğü, toplumda oluşan infial, patron ve üst düzey yöneticilerin tutuklanmasını sağladı.

Yoksa her an, “kaza-kader” edebiyatıyla, “bu işin fıtratında böyle şeyler vardır” demagojisiyle işi Allaha havale edip, ölenin öldüğü ile kalmasını sağlayabilirlerdi.

Fakat mızrağı çuvala sığdıramadılar.

Derken, Akhisar Ağır Ceza Mahkemesinde sekizi tutuklu sanık hakkında “olası kastla ölüme neden olmak” suçundan 301 kez ve 20 ile 25 yıl, “Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama” suçundan da 162 kez 2 ile 6 yıl arası hapis cezası istemiyle dava açıldı. Tutuksuz yargılanan 43 kişi hakkında ise, “Bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümü ile birlikte birden fazla kişinin yaralanmasına neden olma” suçundan 2 ile 15 yıl arası hapisle cezalandırılmaları istendi.

Dört yıl süren dava boyunca, madende keşif yapan, bilirkişi raporu aldıran ve onlarca klasörden oluşan dava dosyasına vakıf olan, öyle ki, bazı madenci yakınlarını ölen akrabaları ile isim isim eşleştiren mahkeme başkanını başka yere atadılar. Heyetin diğer üyeleri de aynı şekilde…

Hele hele 15 Temmuz’dan sonra sanık vekilleri yargılamanın seyrini değiştirip, katliamın “terör örgütlerinin sabotajı” olduğunu bile iddia ettiler.

Dava uzadıkça uzadı.

Yaklaşık üç yıl sonra mahkemeye yeni atanan başkan ve diğer üyelerin bu kadar hacimli bir dosyayı inceleyip altından kalkmaları ve sağlıklı bir karar vermeleri zaten mümkün değildi.

Fakat, “devlet başkanı” yeminine denk gelen 9 Temmuz karar duruşmasının, mahkeme üyelerinden birisinin hastanede yatması nedeniyle ertelenmesi, davaya yapılan siyasi müdahaleyi gizlenemez kıldı. Zira, Akhisarlı bir yerel gazeteci bizzat hastaneye gidip yargıcın yattığı iddia edilen yatağın boş olduğunu görüntüledi.

İki gün sonra verilen kararla; sanıkların 37’si beraat ederken, 14’üne de ödül gibi “cezalar yağdı”!!! Öyle ki, baş patron Alp Gürkan bile beraat ettirildi.

Verilen cezaları tamamı “Taksirle ölüme neden olmak” suçundan.

Daha önce de söylediğimiz gibi, her bir cana 18 gün hapis…

Adalet mi bu?

Oysa iddianamede yazıldığı gibi, “olası kast”tan cezalandırma halinde ölen her bir işçi için ayrı ayrı cezalar verilecekti.

Fakat suç tipini “taksirle ölüme neden olmak”a çektiler ve 301 madencinin öldürülmesine tek bir ceza verilmiş oldular.

Bu “cezalandırmaya” ödül denmez de ne denir?

Yasa gereği bunun da yarısı infaz edilmeyecek ve son iki yılında da denetimli serbestlik uygulanacak.

Zaten beş kişi kalan tutuklu sanıkların yattıkları süre bile infazı karşılayacak düzeyde, neredeyse.

Öte yandan, kararla birlikte tahliyelerin olmaması ise, duruşma salonundan gelecek tepkileri hafifletmek amacıyladır. Önümüzdeki günlerde tahliyelerin yaşanması sürpriz olmayacaktır, maalesef.

 

Soma katliamı davasını başından sonuna takip ettik

Katliamın gerçek sorumlularını teşhir eden; “Soma’nın Katili AKP’giller’in Bekçiliğini Yaptığı Sömürü ve Soygun Düzenidir” yazılı pankartımızla davanın ilk duruşmasında yerimizi aldık.

Dört yıl süren davanın son karar duruşmasına kadar, aynı pankartımızla kesintisiz bir şekilde ailelerin yanında olduk.

Açılan pankart nedeniyle, ben dahil toplamda dokuz yoldaşımız, birisi çocuk mahkemesi olmak üzere üç ayrı mahkemede yargılandık. Öyle ki, bazen kendi duruşmamızdan çıkıp katliam duruşmasına yetişiyorduk. Pankartımıza açılan davaların hepsinden beraat ettik.

Katliam öncesi maden ocağında denetim yapan müfettişler hakkında “görevi suiistimal” suçundan dava açılması için suç duyurusunda bulunduk.

Beklendiği gibi, Bakanlık tarafından müfettişler hakkında işlem yapılmamasına karar verildi. İtiraz ettik, Danıştay 1. Daire Başkanlığınca müfettişlerin yargılanmaları gerektiğine karar verildi. Ancak bugüne kadar müfettişler hakkında bir dava açılmadı.

Daha doğrusu bizim suç duyurusu; savcılar tarafından sümenaltı edildi.

Görüldüğü gibi, Soma’da 301 canı katledenler Akhisar’da da hukuku katlettiler…

Gerçi hukuk katliamına son 16 yılda çok alıştık. Daha doğrusu biz alışmadık, ama toplum alıştırıldı. Alışmayanların ise sesi hep boğuldu. Yaptığımız onlarca suç duyurumuz sonuçsuz kaldı. Hakkımızda onlarca dava açıldı. Hepsinde de hukuka takla attırdılar.

En son, 1 Mayıs 2018’de Taksim Vatanı’nı savunduğumuz için kırkyedi yoldaşımızla gözaltına alındık, yedi gün sonra “adli kontrol”le sözde serbest bırakıldık. Haftada iki gün karakola imza veriyoruz. Oysa bize verecekleri cezanın idamı altı ay ve bunun da yatarı yok. Bugüne kadar dava da açmadılar. Ama işinde gücünde olan, kaçma şüphesi olmayan insanları her hafta iki gün cezalandırmaya devam ediyorlar.

Yine 30 Mart’ta Kızıldere Katliamı’nı anmak isteyen gençler daha eylem yerine gelmeden toplanıp gözaltına alındılar. Onlar da ayda bir imza veriyorlar ve haklarında, şu anda olmayan “THKP-C terör örgütünün propagandasını yapmaktan” Ağır Ceza Mahkemesinde dava açıldı. Bunlar sadece basit birer örnek.

Nereden bakarsan hukuksuz, nereden bakarsan haksız ve adaletsiz.

Artık AKP’nin hukuk bürolarına dönmüş olan, 301 maden işçisinin katillerine ödül gibi cezalar veren yargıdan adalet, hak, hukuk beklemek boşuna.

Bundan 250 yıl önce; “Ulusların yasalarını imtiyazlarıyla büyük oranda belirleyen soyluların suçları hangi yasalarla cezalandırılacak?diye soruyordu Cesare Beccaria.

Bu soru, bugün de hâlâ geçerliliğini korumaktadır ve Soma’da olduğu gibi “soylular” cezalandırılmamaktalar.

Ancak şundan eminiz ki; İkinci Kurtuluş Savaşı ve Demokratik Halk Devrimi Yasalarından soylular da kaçamayacak…