Biten ne, başlayan ne?..

06.03.2018
A+
A-
Biten ne, başlayan ne?..

Telefon çalıyor. Açınca, boğuk bir ses; “Abi, hastanedeyiz. Amcam büyük bir kanama geçirdi. Kalp çalışmıyor. Nabız yok.”, diyor. “Doktorlar her şeye hazır olun dedi.”

Elimde olmadan gözlerimden yaşlar boşanıyor. Hiçbir şey düşünemez oluyorum önce. Sonra, arkadaşlara haber vermem gerektiğini düşünüyorum ve birkaç arkadaşı arıyorum ağlamama engel olmaya çalışarak.

Sonra. Üç beş dakika sonra… Telefonum yine çalıyor. Ağlayan bir ses:

“Bitti”, diyor. “Buraya kadarmış. Bitti…”

 

Biten ne?

Bir canlının bedensel faaliyetlerinin sona ermesi. Bir canlının son soluğunu vermesi. Bir canlının bu dünyadan göçüp gitmesi… Yoldaşlarıyla, sevdikleriyle, ailesiyle bedensel olarak vedalaşması. Düşünmekten ve davranmaktan alıkonması doğa ananın yasaları gereği.

 

Anılar… Anılar…

Sonra anılar… Yüzlerce, binlerce anı… Bir kısmı yazılabilen ve anlatılabilen, bir kısmı yazılamayan ve anlatılamayan anılar… Ama yaşanmış ve gururla, sevinçle taşınan, ölünceye kadar da taşınacak anılar…

 

Sana öğreten iyi öğretmiş…

Konya Gazi Lisesi. 1975-1976 eğitim-öğretim yılı. Faşistlerle dişe diş bir mücadele yürütülüyor okulda. Her gün kavgalar oluyor. Faşist saldırılar boşa çıkartılıyor, faşistler okuldan atılıyor mücadele sonucu.

Sadece Gazi Lisesinde mi?

Hayır. Konya’daki bütün liselerde, Akademide. Hatta Ortaokullarda…

Sadece Konya’da mı?

Hayır. Tüm Türkiye’de aynı mücadele, aynı savaş sürüyor.

Süren; Sınıflar Savaşı.

Gazi Lisesindeki bir kavgada bir faşist bıçaklanıyor. Gözaltına alıyor polis devrimci öğrencileri. Ve birkaç da faşisti.

Sonra sorgu işlemi. Tabiî falaka eşliğinde. Sıradan bir sorgu işlemi olarak…

Kim bıçakladı?

Hiçbir devrimci öğrenci cevap vermiyor. “Bilmiyoruz”, diyorlar. “Görmedik”, diyorlar… Ama falaka eşliğinde. İniyor sopa, kalkıyor sopa. Bir-üç-beş… Eller kızarıyor, eller şişiyor…

Sıra bana geliyor. “Uzat ellerini” diyor falakacı polis.

“Uzatsam ne olacak?” diyorum. “Vursan ne olacak?” “Acısı geçer birkaç saat içinde…”

Bakıyor. Bir daha bakıyor… Kin ve nefret dolu bir sesle:

“Sana öğreten iyi öğretmiş. Değmez seni dövmeye”, diyor.

Ve bir başkasına geçiyor…

Sonra?

Sonra Avukat Orhan Özer geliyor. Tartışıyor. Bağırıyor. Alıyor devrimci öğrencileri gözaltından. Çıkartıyor…

 

Kim, neyi öğretmiş?

Kim öğretmiş?

Nurullah (Ankut) Hoca öğretmiş…

Faruk (Sur) Hoca öğretmiş.

Avukat Orhan Özer öğretmiş…

Avukat Metin Bayyar öğretmiş…

Neyi öğretmişler?

İçinde yaşadığımız düzenin sınıflı bir toplum olduğunu. Bir avuç zalimin, bir avuç Parababasının, bir avuç Antika ve Modern yerli satılmışın, toplumun geri kalanı üzerinde sömürü ve baskı uyguladığını öğretmişler. Toplumumuzun; İşçi Sınıfı ve İşveren Sınıfı diye iki ana sınıfa bölündüğünü, bu sınıflar arasında Sınıf Savaşı olduğunu öğretmişler. Bu savaşın, artıdeğer sömürüsüne dayandığını, Parababalarının domuzuna örgütlü oldukları için toplumun geri kalanı üzerindeki sömürü ve zulmünü sürdürebildiğini öğretmişler. Devletin, bu bir avuç Parababasının devleti olduğunu, Polisin, Cezaevlerinin bu düzenin sürdürülmesinin bir parçası olduğunu öğretmişler.

İyi ki de öğretmişler.

İyi ki de gerçek insanın, gerçek insancıl yaşamın ne olduğunu öğretmişler.

Mücadele etmenin, örgütlü mücadele yürütmenin önemini öğretmişler.

Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı’nın, polisin bütün işkenceleri karşısında yiğitçe direndiğini, Parababalarının zor ve şiddeti karşısında işkencelerde direnmenin en büyük erdemlerden biri olduğunu öğretmişler.

Ne mutlu onlara…

 

Adam da Doktormuş yahu!

Aynı yıl. Aynı liseden bir Yoldaş’la, Kayseri’deki bir Yoldaş’a, Hikmet Kıvılcımlı’nın kitaplarını göndereceğiz postaneden.

Oradaki insanlarımız da öğrensinler Usta’mızı. Tanısınlar, tanışsınlar Bilimsel Sosyalizmle. Tanışsınlar Türkiye Devrimi’nin yoluyla…

İşlem uzuyor postanede. Görevli bir içeri giriyor, bir dışarı çıkıyor. “Bekleyin.” diyor. “İşleminizi yapıyorum.”, diyor.

İş anlaşıldı. Polis çağırıyor görevli… Bekleniyor sakince. Şakalaşılıyor Yoldaş’la: “Polis de gecikti ha…”

Az sonra polis geliyor. “Bu kitaplar yasak!”, diyor. “Gönderemezsiniz!”, diyor. “İşlem yapacağız. Karakola gideceğiz.”, diyor.

Biniliyor polis cipine sakince. Giderken polis kitapları karıştırmaya başlıyor. Yazarına bakıyor, kitap adına bakıyor. 7-8 kitap.

“Emperyalizm Geberen Kapitalizm”, “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi”, “Genel Olarak Sosyal Sınıflar ve Politika”, “Türkiye’de Sınıflar ve Politika”, “Üretim Nedir” vb…

Polis bakıyor. Bir daha bakıyor kitaplara… Sonra diğer polise dönüp:

“Adam da Doktormuş yahu! Kaç kitap yazmış. Helal olsun.”, diyor safiyane…

Sonra; Feridiye Karakolu’na götürülüş. İfade işlemi: “Bu kitaplar yasak değil. Piyasada satılıyor. Göndermemize engel olamazsınız. Yaptığınız iş yasadışı…”

Sonra?

Sonra Avukat Orhan Özer geliyor. Çıkılıyor karakoldan birlikte…

Dava açılmış. Haberimiz yok. Ve sonra gıyabımızda beraat kararı. Orhan Özer halletmiş işi. Haberimiz bile olmuyor… Yıllar sonra öğreniyoruz bunu.

 

Devrimci sanat ve sanatçılarla tanışma…

Aynı yıllar… Avukat Orhan Özer’in evi. Pikap var. Plaklar; 45’lik, 33’lük. Plaklarda hiç duymadığımız türküler… Adını hiç duymadığımız sanatçılar: Âşık İhsani, Ruhi Su, Feyzullah Çınar, Timur Selçuk, Zülfü Livaneli… Dinleniyor zevkle yoldaşlarla beraber…

Ama plaklar yasak. Bulunmuyor kolayca.

“Alabilir miyim? Bizde de pikap var. Dinleyebilir miyim?”

Avukat Orhan Özer ve kardeşi, “Ne demek”, diyorlar. “Tabiî alabilirsin. Elbette dinleyebilirsin…”

 

Eğitim Çalışması nasıl yapılır, öğreniş…

Sonra eğitim çalışması yapılıyor bizlerle… “Eğitim Tüzük ve Programı” okunuyor. Eğitim nedir? Nasıl yapılır? Öğretiliyor bunlar… Kitaplar okunuyor birer birer. Öğreniliyor Marksizm-Leninizm ve Hikmet Kıvılcımlı…

Kimin evinde?

Avukat Orhan Özer’in evinde.

 

“Devrim Nedir?”…

Hikmet Kıvılcımlı’nın “Devrim Nedir?” adlı anıt eseri basılı halde yok o yıllarda. Ama okunması, okutulması gerek, gerekiyor.

Ne yapılacak?

Teksir makinesiyle basılacak, çoğaltılacak o günün tekniğiyle. Mumlu kâğıtlar alınıp daktiloda yazılacak, takılacak teksir makinesine ve daktiloyla yazılmış sayfalar basılacak. Çevrilecek teksir makinesinin kolu. Çevrilecek teksir makinesinin kolu… Çoğalacak sayfalar, çoğalacak nüshalar… Okuyacak, öğrenecek Devrimci Gençlik… Öğrenmek zorunda verdiği mücadelenin neden ve nasıl yapılması gerektiğini. Öğrenecek, uygulayacak…

Kimin evinde?

Avukat Orhan Özer’in evinde…

 

Hikmet Kıvılcımlı’nın yazılarının çoğaltılması…

Lise iki bitip lise üçe geçildiği yılın başında, faşistleri dövmek suçundan açılan Disiplin Soruşturması sonucu, İl Disiplin Kurulu Kararıyla, “Konya İl Sınırları içinde bir okulda okumamak kaydıyla” Gazi Lisesinden atılış.

Birinci atılış dönemi başlar…

Ne yapılacak?

İl dışında bir okul bakılacak. Okunacak.

Nerede?

Önce Ereğli ilçesine gidiş. Ama Milli Eğitim Müdürünün kesin talimatı: Liseye alınmayacak!

Ardından Akşehir Lisesine gidiş. Sonuç aynı: Alınmayacak! Talimat kesin.

O zaman başka bir ile bakılacak.

Neresi?

Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesinde mücadele yoğun. Gidilebilir…

“Torpil” de bulunacak: Konya Vali Muavininden (kızı devrimci) mektup.

Kime?

Mersin Valisine.

Zorlu bir kış günü yapılan, zorlu ve maceralı bir yolculuktan sonra Mersin’e varış. Valiye gidiş. Vali, İl Milli Eğitim Müdürüne telefon açıyor: Bir öğrenci gönderiyorum. Kaydının yapılması için yardımcı olun…

Gidilen İl Milli Eğitim Müdürü, Disiplin Kurulu kararını görünce; almam, diyor. Almam… Valiye tekrar gidiş ama sonuç olumsuz. Milliyetçi Cephe Hükümeti iktidarda. Milli Eğitim Müdürü faşist. Valinin sözünü dinlemiyor. Geriye, Konya’ya dönüş… Okul hayatı şimdilik bitti…

Konya’da günlük devrimci mücadeleye katılınacak. O Allah’ın emri. Eğitimler yapılacak, yaptırılacak. Görevler, görevler…

Ancak Eğitim için yeni malzeme gerek. Hikmet Kıvılcımlı’nın, “Sosyalist” Gazetesi’nde yayımlanan yazıları çoğaltılabilir. Bu öneri sunuluyor ve kabul ediliyor.

Kim yapacak peki?

“Ben yaparım. Boşum nasılsa…”

Tamam. Haydi o zaman. Başla…

Dönem daktilo dönemi. Ama evde daktilo yok.

Alınacak.

Kimden?

Avukat Orhan Özer’den…

 

Üniversiteyi kazanış ve kredi alma…

1977-1978 öğretim yılının sonlarına doğru, Milliyetçi Cephe Hükümeti yıkılmış, yerine CHP Azınlık Hükümeti kurulmuş. Öğrencilere af… Disiplin Kurulu Kararıyla atılanlar sınavlara girebilir, kararı.

Haziran ayında, Gazi Lisesinde, Lise son sınıfın tüm derslerine giriş ve Gazi Lisesi Fransızca Öğretmeni Faruk Hoca’nın ve diğer devrimci hocaların da gayretleriyle Liseyi bitiriş…

Lise son sınıfı okumadan Üniversite sınavlarına giriş,.. Gelen puan yüksek: 440 puan. Hem Fen Bölümü için hem de Edebiyat Bölümü için.

Tercih?

Tercih yok. Hareketin kararı var.

Ne kararı?

Olanağı olan herkes İstanbul’a gidecek. İstanbul’da Hareketimiz geliştirilecek. Güçlendirilecek.

Tercih belli: İstanbul Üniversitesinin Edebiyat Fakültesinin bütün bölümleri, olabilirse Hukuk Fakültesi.

Sonuç?

İÜ Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü.

İyi ama ailenin geçimi okutmaya yetmiyor.

Ne yapılacak?

Kredi ve Yurtlar Kurumundan Kredi alınacak.

İki Kefil lazım. Kim olacak?

Birincisi: Avukat Orhan Özer.

İkincisi?

Avukat Sıtkı Şaplak.

O kim?

Erken yaşta, 1992 yılında, bir kalp krizi sonucu kaybettiğimiz bir diğer Abimiz. Hareketimizin sadık savaşçısı… İHD Yöneticisi.

 

Konya’dan ayrılış ve İstanbul…

1980 Mayıs ayı başlarında faşistlerin Konya TÖB-DER’e yüzlerce kişiyle saldırışı. Çıkan çatışma sonucu aranır duruma düşme. Ve bir müddet sonra, Hareket tarafından Konya’dan ayrılma, yeni bir bölgeye gitme vaktinin geldiğinin tebliği…

Getiren kim?

Avukat Orhan Özer…

 

12 Eylül Faşizmi ve İstanbul Polisinin ricası…

12 Eylül Faşizmi gelmiş. Hareketin kararı var: İşçileşilecek. İşçi Sınıfı denizine dalınacak. Hem İşçi Sınıfı Örgütlenecek bu faşizm şartlarında, hem de o deniz bizi koruyacak…

01.01.1981 tarihinde, Topkapı’da bir Demir Çekme fabrikasında işe başlayış. Bildiğin ağır iş… Katlanılacak sevinçle. İşçileşilmiş çünkü. Hareketin kararı yerine getirilmiş…

Bu arada gidilemeyen Üniversiteye gidilecek. Bir yandan da Üniversite bitirilecek… Zorunlu… O da Hareketin kararı.

1982 eğitim yılında işten ayrılış. Tam gün Üniversite. Yeni mücadele alanı orası artık… Devrimci Gençlik örgütlenecek.

Geçen aylar, 1 Mayıs 1983’te İÜ Merkez Bina bahçesinde 20-25 kişiyle 1 Mayıs’ı kutlayış…

Sonra bir gün, Okul girişinde yapılan bir aramada “yasak kitaplar ve bildiriler”in bulunuşu. Polis o anda atlatılarak, okulun arka kapısından çıkış ve bir daha dönmeyiş… Kaçaklık başladı.

Bu arada bir daha okuldan atılış. Bu olay sonucu, Edebiyat Fakültesi Disiplin Kurulu Kararıyla, 3’üncü sınıftayken Fakülteden atılış…

Sonra 1985 yılı Şubatı’nda Hareketimize yönelik büyük bir polis operasyonunda, bir randevuda yakalanış.

30-40 gün süreyle işkencelerin birçok türünün uygulanışı: Kaba dayak, ayakta bekletme, boğaz ve haya sıkma, su ve Filistin Askısı’nda, sandalyeye bağlı ve bağsız olarak vücudun her yerine elektrik veriş… Saatlerce, günlerce… Bir elektrik verme seansında, ölümle tanışış. Polislerin işkence odasından, “Öldü” diyerek kaçışları. Saatlerce kendinden geçmiş olarak yatma… Tedavisiz, ilaçsız günlerce baygın yatma…

Sonra, hiçbir şey söylememiş, hiçbir yoldaşı ele vermemiş, hiçbir ifade imzalamamış olmanın verdiği gururla Selimiye Cezaevine götürülüş ve tutuklanış.

Selimiye’de Denizci bir Askeri Savcının ifade alırken;

“Ne yani, poliste konuşmadığın, hiçbir ifadeyi imzalamadığın için kurtulduğunu mu sanıyorsun? Hikmet Kıvılcımlı’yı tanıyorum. O da konuşmamıştı.”

Ancak Selimiye Cezaevi’ne götürülürken İstanbul Birinci Şube Polislerinin bir söz alışı:

“Yendin bizi. Hiçbir şey söylemedin. Hiç kimseyi ele vermedin. Hareketin hiçbir sırrını anlatmadın. Usta’na layık oldun. Sevinebilirsin. Ama bize bir söz ver. Buradan Konya’ya götürüleceksin. Ana davanız orada. Orada da sorgulanacaksın. Sakın orada da konuşma. Bizi çizme. Konya Polisi; İstanbul Birinci Şube’nin çözemediğini biz çözdük, demesin…”

Büyük bir sevinç ve gururla, hayatta polislere ilk söz veriş:

“Tamam. Emin olun konuşmam…”

Sonra Metris Cezaevi. “Tek Tip Elbise” giymeyip direnenlerin koğuşuna, “Sibirya” bölümüne gitme talebi… Birkaç ay kalış…

Sonra bir gün Konya’ya götürülüş. Konya Emniyetindeki Birinci Şube ve diğer şubelerden polislerin tek tek gelerek; “Hele seni bir tanıyalım. Sen misin İstanbul’dan konuşmadan gelen. Burası Konya, İstanbul’a benzemez.”, deyişleri, tehditleri…

Sonra?

Sonra aynı davadan yargılanan Avukat Orhan Özer’in girişimleriyle, DGM Savcılarıyla görüşmeleri sonucu, işkenceye uğramadan Konya Kapalı Cezaevi’ne götürülüş…

Hemen o gün Cezaevine avukatların ziyarete gelişi. Çünkü aylardır, gözaltına alındıktan sonra (ailenin Selimiye Cezaevindeki bir iki görüşmesi dışında) aile de dahil hiç kimseyle görüşmemiş, görüştürülmemişim. Hareket merak ediyor, sağlığım nasıl?..

Gelen avukatlar kim?

Birincisi; Avukat Orhan Özer

İkincisi: Avukat Sıtkı Şaplak

 

Orhan Özer Yoldaş Unutulur mu?

Sonra Partili mücadele başladı 2005 yılında. Halkın Kurtuluş Partisi Kurucusu olduk beraberce.

Sonra Merkez Komite Üyesi olduk. Sonra Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olduk. Yıllarca birlikte mücadele ettik…

Yani hangi anıyı anlatayım sizlere…

Bu kadar anı yeter… Birazı da bana kalsın… Bende kalsın…

Baştan bu yana, Orhan Özer’i mi anlattım, kendi tarihimi mi yazdım?

Şeklen benim tarihim oldu. Çünkü benim tarihim, sizin de gördüğünüz gibi, Orhan Özer’siz olmaz ki?..

Orhan Özer’i anlattım. Anlatmaya çalıştım elimden geldiğince. Tarihe not düşeyim, diye. Gelecek kuşaklar Orhan Özer’i bu yanlarıyla da tanısın, diye… “Öğretenin iyi öğrettiğini” anlatmak üzere…

Bütün bu anılardan, çelik bir kalemle yazılmış gibi belleğime kazınmış anılardan sonra, sorarım size; Orhan Özer Yoldaş unutulur mu?..

 

Başlayan ne?..

Bu kadar anılardan sonra, bu Tarih bana ve bize görevler yüklüyor asla kaçamayacağımız. Kaçınılmazca. Zorunlu olarak.

Ve kaçmak istemediğimiz zaten. 1974 yılında, gönüllüce kabul ettiğimiz, iradi olarak kabul ettiğimiz, zümrüt bir denize dalar gibi dalmaya karar verdiğimiz o andan sonra, o kavgadan kaçılır mı?

İşte, Orhan Özer Yoldaş’ı kaybettiğimiz andan itibaren başlayan budur yeniden, bir kez daha ve son soluğumuzu verene dek sürdüreceğimiz, bizden bayrağı devralacak kuşakların zaferle sonuçlandıracağına inandığımız, İnsanın hayvan yerine konulmasına isyan ettiğimiz bu düzenin yıkılıp, yerine insanın insana kulluk etmediği, ezilmediği, sömürülmediği bir ülke ve dünya yaratana kadar verilecek mücadele sürüyor, sürecek…

O kavgada Orhan Özer Yoldaş hep bizimle olacak, hep bize yol gösterecek.

Orhan Özer Yoldaş; İnancı, bilinci, yiğitliği ve kararlığıyla mücadelemizin her an içinde olacak. Yanı başımızda olacak.

Orhan Özer Yoldaş’la son görüşme, vedalaşma ve vasiyeti…

Konya Cezaevinden çıktığım 1985 Ağustos’undan bu yana, ayda bir, birkaç ayda bir mutlaka Konya’ya gittim görev dolayısıyla. Ve gittiğim zaman kaldığım evler; Orhan Özer Yoldaş’ın ve Faruk Hoca’nın evi oldu. 1999 yılında Faruk Hoca’yı kaybedince de sadece Orhan Özer Yoldaş’ın evi oldu kaldığım yer…

Orhan Özer Yoldaş’la en son 2017 Aralık ayının 7’sinde görüştüm. Bürosuna gittim bir genç İşçi Önderi Yoldaş’la.

Kendisinin hastalığı dolayısıyla katılamadığı MYK Toplantısı hakkında bilgileri aktardım. Önerilerini aldım.

Hastalığı yeni teşhis edilmişti ve hemen tedavi süreci başlamıştı. O ise hiçbir şey olmamış gibi sabah Adliyeye gidiyor sonra bürosuna geliyor ve saat 13:00’da da tedavi için hastaneye gidiyordu. Hem kemoterapi alıyor hem de ışın tedavisi görüyordu.

Yine hastaneye gitme saati gelmişti. Öpüştük, kucaklaştık görüşmek üzere…

Ve ayrılırken bana son sözleri, ki bence vasiyetiydi, şunlar oldu:

“Bütün yoldaşlardan tek bir isteğim var: Mücadelemizi sonuna kadar kararlılıkla sürdürsünler.”

Bu sözlerin bir veda, bir vasiyet olduğunu O da biliyordu, ben de öyle anladım…

Sana söz Orhan Abi, hem de canı gönülden,  hem de yürekten söz; hem de içten, hem de inanç ve bilinçle söz:

Mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz ve mutlaka zafere ulaştıracağız!

Sizin dalgalandırdığınız bayrağı asla yere düşürmeyeceğiz!

Ve o mutlu güne ulaştığımızda, sizler yanı başımızda olacaksınız!

 

Şan olsun Orhan Özer Yoldaş’a!

Şan olsun Faruk Sur Yoldaş’a!

Şan olsun Sıtkı Şaplak Yoldaş’a!

And olsun Demokratik Halk İktidarını Kuracağız!

M. Gürdal Çıngı