Gıda fiyatlarındaki artış neden önlenemiyor?

10.03.2019
A+
A-
Gıda fiyatlarındaki artış neden önlenemiyor?

Son dönemlerde en çok konuşulan konulardan biri de gıda fiyatlarındaki ciddi artış. En son Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan haberde, Birleşik Kamu-İş’in AR-GE birimi KAMUAR’ın düzenli olarak yayınladığı “Halkın Enflasyonu” araştırmasının Şubat ayı sonuçları yer aldı.

Araştırma sonuçlarına göre, 2018 yılının Ağustos ayından bu yana gıda fiyatlarında sürekli bir artış yaşanıyor. AKP’li belediyelerin başlatmış olduğu “tanzim satışların” artışları yüzde 1,19 oranında gerilettiği, ancak yine de 2019 yılının ilk iki ayında gıda fiyatlarında yüzde 13,21 artış yaşandığı açıklandı. Gıda fiyatlarındaki son bir yıldaki artış yüzde 52,03 oranıyla rekor seviyelere çıktı.

AKP’giller’in seçim öncesi yatırımlarından biri olan Tanzim Satışlar bile gıda fiyatlarındaki artışı engelleyemiyor. Şubat ayında süt ve süt ürünleri ile yumurta harcamalarında yüzde 14,4, bakliyat fiyatlarında yüzde 15,2 oranında artış olduğunu görüyoruz. Halkımızın meyveye harcadığı paranın yani meyve tüketiminin yüzde 16,87 oranında azaldığı da araştırmanın çarpıcı sonuçları arasında.

Şubat 2019 itibarıyla son bir yılda ekmek, un, bulgur, makarna ve benzerlerinin fiyatlarında yüzde 26,41, et-balık fiyatlarında 8,87, süt ve süt ürünleri ile yumurta fiyatlarında yüzde 43,46 oranında artış gerçekleşti. Şubat 2018’e göre katı ve sıvı yağ fiyatları yüzde 17,99 arttı. Meyve fiyatları yüzde 85,88, sebze fiyatları ise yüzde 233,52 oranında artış gösterdi.

Gördüğümüz gibi zamlar el yakıyor, cep yakıyor, can yakıyor. Ocak ayı itibarıyla Asgari Ücret’e bir yıl geçerli olmak üzere yüzde 26 oranında zam yapıldı. Gıda fiyatlarıysa geçen yıla göre yüzde 52 oranında artmıştı. O halde aldığımız ücret zamlar-enflasyon karşısında eridi, pula döndü. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün raporuna göre; Türkiye, gıda fiyatı artışında dünyada beşinci sırada yer alıyor.

Tüketim harcamaları araştırmaları, en yoksul yüzde 10’luk kesimin harcadığı her 100 liranın 31 lirasını gıda için yaptığını, en zengin yüzde 10’luk kesimin 100 liralık harcaması içerisinde gıdanın aldığı payın ise 13 lirada kaldığını gösterdi. Aileler gıda için harcadıkları her 100 liranın 17,9 lirasını pirinç, ekmek, bulgur, buğday unu, makarna ve şehriye gibi ürünlere harcıyor. Bu da bize gıda fiyatlarındaki artışın emekçi halkımızı çok daha derinden etkilediğini gösteriyor.

 

Gıda fiyatlarındaki bu önlenemez yükselişin sebebi nedir?

Ülkemiz AKP’giller’in ülke menfaatine karşı yarattığı politikalarla mazottan elektriğe, gübreden yeme, samana kadar tarımsal girdilerde dışa bağımlı hale geldi. Üstelik döviz kurlarındaki ciddi artış sonucu ithal edilen bu ürünler de pahalandı. Maliyetler katlandı. Ama ne hikmetse, fiyatları düşürmek için hep ithalat gündeme getirildi. İthalat çıkmazı tarım ve hayvancılığımızı bitirme noktasına getirdi, halkımızı pahalı ve yerli olmayan ürünlere mahkûm etti.

“Milletin Efendisi” olan Köylümüz üretemez, ürettiği ürünü giderini karşılayacak değere satamaz duruma geldi. Ürettiği ürünleri yok pahasına aracılara vermek zorunda kaldı. Çiftçiden yok pahasına alınan tarım ürünleri markette yukarıdaki zamlı fiyatların da etkisiyle el yakacak düzeyde pahalı hale getirildi.

En son bir soğan trajedisi yaratıldı ülkemizde. Kara toprağımızın acı soğanını bile yiyemeyecek, hangi ülkeden geldiğini bilmediğimiz ithal soğanları yine başka bir ülkede yetişmiş kuru fasulyeye katık edeceğiz.

2018 yılında enflasyon yüzde 20,3 artarken, gıda enflasyonunda artış yüzde 25,11 oldu. Fiyatı en çok artan ürün yüzde 184 ile kuru soğan olarak açıklandı. Kuru soğanı yüzde 91 ile salça, yüzde 75 ile patates izledi.

Tabiî ardından hemen AKP’giller’in fiyat artışları konusundaki biricik “çözümü” ithalat kararları geldi. Kuru soğan ithalatında yüzde 49,5 olan gümrük vergisi Şubat ayı sonuna kadar sıfırlandı. Domates konservesi ithalatı için de 31 Mayıs’a kadar 25 bin ton sıfır gümrük vergili tarife kontenjanı tanındı. AKP’giller’in ithal ürün listesi uzadı gitti. Toprak Mahsulleri Ofisine (TMO) bu yıl 1 milyon ton buğday, 700 bin ton arpa, 700 bin ton mısır, 100 bin ton pirinç ve 100 bin ton bakliyat ithalatı yetkisi verildi.

Deutsche Welle (DW) Türkçe’de yer alan bir haberde konuşan ve adının gizli kalmasını isteyen gıda-tarım sektöründen bir yetkili yaşanan sorunların kaynağı konusunda doğru tespitler yapıyor:

“Birincisi sulama altyapısının tamamlanmamış olması. Altyapı eski. 8,5 milyon hektarlık sulanabilir alanın 2,15 milyon hektarı sulanamıyor. Bu nedenle yağlı tohumlar üretim açığı veriyor ve ithal ediliyor. Sulama tamamlanmadığı için 8 milyon hektar nadasa bırakılıyor. İkincisi tarım arazileri çok parselli. Türkiye’de ortalama tarım arazisi büyüklüğü 61 dekar iken Almanya’da 457, Amerika’da 1817, İngiltere’de 538, Fransa’da 521 dekar. Üstelik bu 61 dekar da 10 parçaya ayrılıyor. Bu nedenle üretim verimli olmuyor ve parseller ekilmemeye başlanıyor. Üçüncüsü ekonomik anlamda örgütlenme yok. Kooperatifler olmadığı için çiftçi üretimini planlayamıyor, ürününü düzgün bir biçimde pazarlayamıyor, dolayısıyla fiyatlar istikrar kazanmıyor. Son olarak ithalata bağımlı bir ülkeyiz. Mazotu dışarıdan almak zorundayız. Mazotta yüzde 45 civarı vergi var. Elektrik için doğalgaz ve kömür ithal ediyoruz. Gübrenin hammaddesi dışarıdan geliyor. Yağlı tohumları dışarıdan alıyoruz. Raylı ulaşım olmadığı için ulaşım maliyetleri de yüksek. Bu yapısal sorunlar çözülmeden fiyatlarda dalgalanma devam eder.” (https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiyede-g%C4%B1da-fiyatlar%C4%B1-neden-art%C4%B1yor/a-47139703)

Ayrıca Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Kurucu Genel Başkanı Abdullah Aysu da; Türkiye’de çiftçinin örgütlenme açığını komisyoncular kapatıyor. Çiftçi komisyoncuya yüzde 8 pay veriyor. Komisyoncu onun adına ürünü pazarlıyor. Üretici ürününü doğrudan tüketiciye ulaştıramadığı için tarladan sofraya fiyatlarda 6-7 kat fark oluşuyor, diyor. Yani çiftçimiz-köylümüz örgütsüz. Komisyonculara mahkûm edilmiş durumda.

İstanbul Yaş Meyve-Sebze ve Bostan Komisyoncuları Derneği Başkanı Nevzat Dayan, mazotun 6 liranın üzerinde olduğunu, nakliye maliyetlerinin çok yükseldiğini vurguluyor.

Bir diğer önemli konu da çiftçilere kredi vermek için kurulan bankaların mevcut durumu. Doğan Medya Grubunu satın alması için Demirören Grubuna Ziraat Bankasından 700 milyon dolar kredi verildi. Ziraat Bankası, çiftçiye vermediği olanaklarla Demirören Grubuna, 2 yıl ödemesiz 10 yıl vadeli krediyi tarım ve hayvancılık için değil bir gazete satışı için verdi.

Ayrıca köylümüze tohum ve gübre gibi girdiler sağlayan kamu kuruluşları, tarım satış kooperatifleri, TARİŞBANK gibi çiftçiye kredi vermesi için kurulmuş bankalar bir bir kapatıldı ya da yerli yabancı Parababalarına kelimenin tam anlamıyla peşkeş çekildi.

Çözümü ortaya koymanın en iyi yolu sorunu iyi tespit etmekmiş. O halde gıda fiyatlarındaki artışın önlenmesi için öncelikle ithalata-dışa bağımlılığımıza son verilmelidir.

Kırk parçaya bölünmüş topraklar yerine birleştirilmiş, büyük tarım arazileri oluşturulmalıdır. Topraksız köylüye toprak verilmelidir. Tarım arazileri sanayi, maden vb. amaçlarla kullanılmamalı, kirletilmemelidir.

Köylümüze faizsiz kredi verilmelidir.

Kendi olanaklarımızla üretebildiğimiz tüm ürünlerin veriminin arttırılabilmesi için Ziraat Mühendisleri-Teknisyenleri ve diğer branşlardan bilim insanlarının öncülüğünde verimli tohumlar üretilmeli ve köylümüze bedelsiz dağıtılmalıdır. Tarım ve Hayvancılık Enstitüleri yurdun tarıma elverişli her bölgesinde yaygınlaştırılmalı ve başta o bölge olmak üzere ülkemizin topyekûn tarımsal faaliyetlerinin verimliliği için köylülerle iç içe bilimsel çalışmalar yapmalıdır.

Köylülerin kooperatifler çatısı altında örgütlenmesi sağlanmalı, üretici ile tüketici arasındaki tüm aracılar ortadan kalkmalı, köylü ürünlerini kendi örgütü sayesinde üreticiye ulaştırabilmelidir.

Pazardaki fiyat dalgalanmalarının önüne geçmek, gıda ürünlerinin halkımıza ucuz, sağlıklı ve güvenli bir şekilde ulaşmasını sağlamak için Et Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu vb. yok edilen kamu işletmeleri yeniden faal hale getirilmelidir.