Gücünü tanrılaştıranlar, egosuna yenik düşen firavunlar gibi yok olmaya mahkûmdur

01.01.2019
A+
A-
Gücünü tanrılaştıranlar, egosuna yenik düşen firavunlar gibi yok olmaya mahkûmdur

“ Ayna ayna söyle bana benden güçlüsü var mı Dünya’da ”

Yasa tanımazlığıyla çıkarcı politikalarını yürüten AKP’giller’in Reis’i, haram üzerine kurduğu Kaçak Saray’ında sömürü üzerine inşa ettiği düzenini devam ettirmek adına her gün sağa sola saldırmaktan vazgeçmiyor. Kin ve nefretini öfkeye dönüştüren Erdoğan için öfke çoktan davranışa dönüşmüş durumda. “Öfke belagat sanatıdır” diyen kindar ve dindar bir nesil yetiştirmeyi hedefleyen birinden bahsediyorsak, siyaset ve şiddet ilişkisinin günlük politik söylem haline dönüştüğünü görmemiz gerekir. Ülkeyi bilinçli olarak sürekli tehdit ve şiddet sarmalında tutan Erdoğan, her fırsatta toplumu ayrıştırıp yeni düşman hedefler göstererek toplumun tümünü kontrol edilebilir durumda yönetmeye çalışıyor. Otoriterleşmiş bir diktatörün tüm davranışsal özelliklerini gösteren RTE’nin giderek ölçüsüzleşen öfkesine her gün daha sık tanık olur hale geldik. Her ne kadar öfkeyi hitabet sanatı gibi göstermeye kalksa da temelinde çok büyük bir korku yaşadığı çok açık ortada. Yaşadığımız bu süreci; “Erdoğan’ın öfkesi, korkusu ve umutsuzluğu”, olarak okuyabiliriz. İktidarını bu temeller üzerine kuran hiçbir iktidar uzun ömürlü olamamıştır. 17. yy felsefesinin önemli filozoflarından Spinoza’nın işaret ettiği gibi: “Hiç kimse uzun süre zorba bir devlet başkanını yerinde tutamaz.” ( B. Spinoza, Tanrıbilimsel Politik İnceleme, s. 301)

Çünkü beslendiği kaynak öfke ve hınç olunca, hiçbir sorun çözülmediği gibi toplumda sürekli bir travma hali oluşur ve cehennem ortamında sadece korku iklimi yaşatılır. Bunun uzun erimli olması mümkün olmadığı için yarattığı korku imparatorluğunda en çok korkanın aslında kendisi olduğu ekranlardan 24 saat bağırmasıyla o kadar açık ve net ki; Erdoğan artık toplum ruh sağlığı açısından çok büyük bir tehlike arz ediyor.

Bir cumhurbaşkanı düşünün, bir tv sunucusuna öfke patlaması yaşayıp makamının seviyesine uymayan (kendi kişisel üslubuna uysa da), “Birileri çıkmış portakal mıdır, mandalina mıdır, narenciye midir sokağa çağırıyor. Haddini bil haddini. Bilmezsen haddini, bu millet patlatır enseni.” laflarını (sözleri olamaz çünkü sözün bir değeri vardır) etsin.

Freni patlamış kamyon misali kime, ne zaman, nasıl çarpacağı belli olmayan şizofren ruh halinin gündelik azarları kulaklarımızı tırmalıyor. Erdoğan’ın bu kibar(!) yollu ayar çekmeleri bilindik artık. Unutmamamız gereken Anayasanın 34. maddesi “Herkes önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” hakkını her fırsatta hatırlamak olmalıdır. Demokratik hakların en vazgeçilmezi olan sokak eylemlerinden ufak bir söz etme bile Muktedirin uykularını kaçırmaya yetiyor.

Erdoğan’ın “Haddini bil haddini” dediği Fatih Portakal ise diktatörün baskısına boyun eğmedi. Her türlü negatif toplumsal baskıyı göze alarak büyük bir cesaret örneği gösterdi ve en demokratik hakkımız olan gösteri ve yürüyüş yapma özgürlüğüne sahip çıkılması gerektiğini söyledi. Masaldaki gibi, aynaya bakıp kendisinden daha güçlü ve haklı olup olmadığını soran Erdoğan’a karşı gerçeği söyleyen Portakal, böylece RTE’nin tüm dünyasını yerle bir etmeyi başardı. Havuz ve yandaş medyanın yaptığı gibi eğilip bükülerek, her gün yalan haberlerle kitleleri uyutmaya çalışmadı. Bu nedenle Erdoğan’ın öfkesinin ve kininin hedefi bugün için o haber sunucusuyken dün de Anayasa’nın vazgeçilmez ve devredilmez maddesi olan Laiklik ilkesini savunan Danıştay Savcısı olabiliyor. Erdoğan’ın bu öfkeli halleri yeni değil. Başbakanlığı döneminde Mersin’e yaptığı gezi sırasında bir çiftçinin; “Çiftçinin hali ne olacak? Hangi yüzle geliyorsun buraya. Anamız ağladı”, sözleri üzerine; “Lan artistlik yapma. Ananı da al, git”, diyerek hakaret etmiş ve yanından kovmuştu. Pamuk Prenses masalındaki ayna misali gerçeği haykıranlar oldukça her şeyin alt üst olması pek yakın.

Son olarak Müjdat Gezen ve Metin Akpınar güce karşı haklının yanında olma cesaretini gösterdikleri için öfkeye mazhar olanlardan. “Makbul Sanatçı “ olmayı reddettikleri için Erdoğan tarafından önce hedef gösterildiler ardından haklarında “Cumhurbaşkanına Hakaret” suçlamasıyla dava açıldı. Oksijensiz kaldığımız şu günlerde halkın ve hakkın adına kim sesini yükseltiyorsa muktedirin hıncı ile karşı karşıya kalıyor.

Ağırlaşan ekonomik, sosyal ve siyasal tabloda faturanın hep yoksul emekçi halka kesilmesi ranta dayalı AKP Reisinin tahtını sallamaya başladı. Hayatımızı yaşanmaz kılan ağır ekonomik kriz ve artan işsizlik cenderesinde ezilen milyonların sesi daha çok çıkmaya başlayınca, faşist baskılar da o oranda artıyor. Toplumu baskı altında tutup köleleştirerek yönetmeye çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız. Yalan üzerine kurduğu düzende; basit teknik hatalardan dolayı olağan hale gelen tren kazası facialarında onlarca insanımız hayatını kaybederken bir tek siyasi sorumlu hesap vermiyorsa; kaza süsü verilerek işçilerin canını yitirdiği iş cinayetleri ile maden facialarında sorumlular aklanıp ölenlerin yakınları tekmeleniyorsa; kadın cinayetleri ve çocuklara yönelik cinsel istismarlarda olağanüstü artış yaşanıyorsa; bu iktidar için yolun sonu göründü demektir.

 

Karanlığı aydınlatacak bir mum olabilmek

ABD eliyle iktidara taşındıkları 2002’den bu yana ülkede yok etmedikleri değer, satmadıkları fabrika, özelleştirmedikleri Kamu İktisadi Teşekkülleri, yağmalamadıkları tabiat ve kültür varlıklarımızı bırakmayan AKP’giller’den kurtulmanın biricik yolu büyük ustamız Nazım’ın dizelerinde tarif ettiği gibi “büyük insanlığımıza” sahip çıkmaktan geçiyor. Hani sekizinde işe giden, yirmisinde evlenen, kırkında ölen büyük insanlık var ya işte o biziz.

Tüm bu düzenin taşıyıcılığını yapan bizler;

…  ama umudu var büyük insanlığın

umutsuz yaşanmıyor.

diyen Nazım Usta’yı haklı çıkarırsak yaşam değişir bir anda. Yaşadığımız gerginlik dolu günlerde iktidarın şiddetli saldırılarını ancak ve ancak umutlarımızı haklı öfkemizle buluşturursak;

Maden facialarında hayatını kaybeden madenciler için kimse; “Bu işin fıtratında var ama güzel öldüler.”, deme cesaretini gösteremez, yakınlarını da tekmeleyemez.

Kaçak Saray’ında oturup herkesi tehdit edip hedef gösteren Zat, sülalesini ve yandaşlarını nasıl zengin ettiğinin hesabını verir.

Ülke kaynaklarını yerli ve yabancı işbirlikçilerine haraç mezat satmasının karşılığının “ vatan hainliği” olduğunu bilir ve çelik bilezikle tanışır.

Büyük İnsanlık ayağa kalkarsa,

İşçilerin kanlı alın teriyle ellerini yıkayan patronların düzeni yıkılır,

Yüzü gözü kir pas içinde, yağlı tulumlarıyla fabrikalarda emekleri sömürülen çocuklarımız,

Tertemiz kırlarda doyasıya koşup özgürlüğü tadabilir mesela.

Her şey sana bağlı zincirlerinden kurtulabileceğin ölçüde özgürsün unutma.

Sen izin vermediğin müddetçe;

Kadınlarımız cinayete kurban gitmez, kadının namusunu giydiği kumaş parçasında arayan

Namussuzlardan hesap sorulur.

Ülkeyi sürekli seçim sath-ı mailine sokanlara inat;

Önümüze konan seçim sandıklarında kötünün iyisini seçmeye hayır diyebilme cesaretini gösterebilmektir.

Geleceğimizi ipotek altına alanlara inat;

Korkuyla dans etmeyi öğrenmeli ve mücadele hattımızı her cephede örmeyi başarmalıyız.

 

                                           AYDINLIK

Hiçbir vakit tam karanlık değil gece

Kendimde denemişim ben

Kulak ver dinle

Her acının sonunda

açık bir pencere vardır

Aydınlık bir pencere

Hayal edilecek bir şey vardır

Yerine getirilecek istek

Doyurulacak açlık

Cömert bir yürek

Uzanmış açık bir el

Canlı canlı bakan gözler vardır

Bir yaşam vardır bir yaşam

Bölüşülmeye hazır.

 

Paul Eluard