Öğretmen niteliği diye diye!

04.12.2018
24
A+
A-
Öğretmen niteliği diye diye!

Prof. Dr. Özler Çakır

Yine bir 24 Kasım. Bu yıl da yine ilgili(!) ve yetkili(!) kişiler, öğretmenliğin ne kadar kutsal bir meslek olduğunu dile getiren hamasi söylemlerini yineleyecekler. Ardından Milli ve de Yerli(!) Eğitimden, öğretmen niteliğinden, öğretmen yetiştiren kurumların niteliğinden dem vuracaklar.

Gelin çok fazla uzağa gitmeden 12 Eylül Faşizminin ürünü olan YÖK ile birlikte, öğretmen yetiştirme sürecinde neler olupbitti yalnızca önemli noktalara vurgu yaparak anımsayalım.

1982 yılında çıkarılan yasa ile birlikte öğretmen yetiştirme işi üniversitelere devredilmiştir. Açıldıkları tarihten itibaren de eğitim fakültelerinin yapılanması, programları, tıpkı eğitim sistemimizin diğer kademeleri olan ilköğretim ve ortaöğretimde olduğu gibi yazboz tahtasına çevrilmiştir. İlk açıldıkları yıllarda eğitim fakültelerinin öğretim elemanı ihtiyacı, alanda uzmanlaşmış öğretim elemanı olmaması gerekçesi ile, fen-edebiyat fakültelerinden giderilmeye çalışılırken, öğretmen yetiştirme programlarını da her fakülte kendisi hazırlamıştır.

Tabiî tüm bu süreçlerde, eğitim fakültelerinin ve yetiştirdikleri öğretmenlerin niteliği sorunu gündemden yine hiç düşmemiştir. Soruna çözüm hemen(!) bulunmuş; bu çerçevede 1994 yılının sonlarında, 1998 yılına dek sürecek olan “YÖK/Dünya Bankası Hizmet Öncesi Öğretmen Eğitimi Projesi” başlatılmış1; nitelikli(!), öz be öz Milli ve Yerli(!), öğretmen yetiştirme işi Dünya Bankası aracılığı ile ABD-AB Emperyalizminin emin ellerine bırakılmıştır.

Bu bağlamda yürütülen “Milli Eğitimi Geliştirme Projesi” de söz konusu süreçle bağlantılıdır. Proje kapsamında, TÜRKİYE’DE ÖGRETMEN EGİTİMİNDE STANDARTLAR VE AKREDİTASYON çalışmaları ekibi oluşturulmuş; bu milli eğitim projesinin başına da yerli ve milli(!) ABD Rhode Island Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Dr. Barbara Brittingham ve YÖK MEGP Proje Ekip Başkanı Dr. Margaret Sands getirilmiştir2.

Adı geçen çalışmanın özetlendiği raporda;

Her akreditasyon sistemi belli bazı amaçlar ve varsayımlar düşünülerek tasarlanır. Türkiye’de öğretmen eğitiminde akreditasyonun amacı, her çocuğun nitelikli bir öğretmen tarafından yetiştirilmesidir.

(…)

(…) Ulusal standartların belirlenerek yürürlüğe konması ve eğitim fakülteleri için akreditasyon sisteminin oluşturulması ulusal standartların tüm öğretmenler, programlar ve öğrenciler tarafından karşılanmasının sağlanmasına yardımcı olacaktır.

Öğretmen eğitiminde uygulanması öngörülen Türk akreditasyon sistemi aşağıdaki konular dikkate alınarak tasarlanmıştır:

(…)

Yüksek nitelikli performans ya da çıktılar için, yüksek nitelikli girdi seviyelerinin ve süreçlerin sağlanması gereklidir.

Girdi kalitesinden temelde öğretmen yetiştirmeyle ilgili ilke ve politikaları belirleyenler, süreç kalitesinden öğretim elemanları, ürün kalitesinden de öğretim elemanları ve öğrenciler birlikte sorumludurlar.

Türkiye’ de öğretmen eğitiminde akreditasyon için gerekli standartlar, belirlenen eğitim programları ve yeni mezun öğretmenlerde aranan öğretmen yeterliklerine dayandırılacaktır.”

ifadeleri yer almaktadır. Ne kadar afili anlatımlar değil mi?..

Bu proje çerçevesinde birtakım çalışmalar yürütülmüştür. Bu çalışmalar içerisinde 1998 yılı Haziran ayında, “Proje Yönetim Grubu ve Öğretmen Yetiştirme Milli Komitesi” üyelerinin ABD ve İngiltere akreditasyon sistemlerini inceleme gezisi ile yine 1999 yılı Haziran ayında “Akreditasyon Çalışma Grubu” üyelerinin (13 kişi), 10 günlük ABD ve İngiltere akreditasyon sistemlerini inceleme gezileri de yer almıştır.3

Tüm bu süreçlerle bağlantılı olarak, 1997-98 eğitim-öğretim yılında Eğitim Fakültelerinin programları yeniden düzenlenerek standart hale getirilmiş, ilköğretim ve alan öğretmenleri yetiştirme işi yeniden düzenlenmiştir.

Yükseköğretim Kurulu, yeni düzenlemenin temel gerekçesi olarak, yaklaşık 15 yıllık sürede gelinen noktada, “(…) Eğitim Fakültelerinin yanlış yapılanma, temel amaçlardan uzaklaşma ve benzeri sorunlarla karşı karşıya bulunduğu ve ülkenin öğretmen gereksinimini karşılamada gerek nitelik gerekse nicelik olarak yetersiz kaldığı”4 saptamasını yapmıştır.

Ancak, kılavuzu Dünya Bankası/ABD-AB Emperyalizmi olan öğretmen yetiştirme sistemimizin nitelik(!) sorunu var olmaya devam etmiştir.

2002 yılında iktidara gelen AKP ile birlikte tüm eğitim sisteminde, buna bağlı olarak da tüm eğitim kurum ve programlarında “Dindar ve Kindar” nesiller yetiştirmek üzere hızla Ortaçağcılaştırma gerçekleştirilirken, yüksek öğretim kurumları ve dolayısı ile eğitim fakülteleri de bundan nasibini almıştır.

2006 yılına gelindiğinde Eğitim Fakültelerinin niteliği tekrar gündeme gelmiş, bu yıldan başlayarak, 2008, 2009, 2011 yıllarında programlarda “nitelik, kalite, mesleki-milli-manevi değerler, akreditasyon, Bologna süreci” diye diye, bu geriye gidişi hızlandıran düzenlemeler yapılmıştır. Yapılan her yeni düzenleme, öğretmenlik mesleği için yeni sorunlar oluşturmuş; bedelleri ağır olan sonuçlara yol açmıştır. İşte bazıları:

Bakkal dükkânı açar gibi üniversiteler ve bunlara bağlı olarak da Eğitim Fakülteleri açılmış, bilimsel yetkinlikleri ve uzmanlıkları olmayan devşirme personel kullanarak öğretmen eğitimi iğdiş edilmiştir.

Buralarda binbir emekle okuyup mezun olan genç öğretmenlerimiz, işsizliğe mahkûm edilmiştir.

Sayıları beş yüz bini bulan ataması yapılmayan öğretmenler ordusu yaratılmıştır.

İşsiz kalma, üretim dışı kalma baskısına dayanamayan onlarca genç öğretmenimiz canına kıymıştır.

Esnek-güvencesiz çalıştırma politikalarıyla öğretmenlerimiz yoksulluk sınırında yaşamaya başlamıştır.

Öğretmenlerimizi ve çocuklarımızı pedagojik hiçbir ilkeye uymayan düzenekler girdabına soktukları yetmiyormuş gibi, toplum nezdinde öğretmenlik mesleğinin az zaman harcanarak kolay para kazanılan bir meslek olduğu algısını yaratmak için ellerinden geleni yapmışlardır.

Örnekleri hepimiz biliyoruz ama bir kez daha anımsayalım:

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer:

O zaman siz gidin ücretli öğretmenlik yapın. Biz de hayvan yetiştiricisini öğretmen yapmayalım.”

Ben öğretmen olmak isteyenleri, Eminönü’ndeki caminin önünde bekleyen güvercinlere benzetiyorum. Bekliyorlar ki biri önlerine yem atsın. Allahtan çocuklarım memur olmadılar.”

(http://www.internethaber.com/dincer-ogretmenlere-bu-sozu-soyledi-mi-465699h.htm)

Yaz aylarında öğretmenlerimiz üç ay boyunca tatil yapmayacaklar. Eğer saygınlık kazanacaksak, bunun da böyle olması gerektiğini onlar da kabullenmeliler.”

(http://www.hurriyet.com.tr/gundem/ogretmenler-artik-3-ay-tail-yapmayacak-18757390)

Dünyanın hiçbir yerinde öğretmenlere kucak dolusu para verilmiyor.” “Sürekli açım demeyin, mesleğin saygınlığı zedelenir.”

Öğretmenler öyle iddia ettiğiniz gibi yılda 1500 saat çalışmıyor. Okullar yılda 186 gün açık, bu da 26 hafta eder. Günde sekiz saat çalışsalar bile bin saati bulmaz. Oysa öğretmenler haftada 15 saat maaş karşılığı çalışıyor. Bu da iki gün mesai demek. Birçok öğretmen müdürüyle anlaşıyor, zamanının çoğunu evinde geçiriyor. Bu yüzden üst düzey bürokratların çoğu öğretmenlerle evleniyor.”

(http://www.haber7.com/egitim/haber/123207-bu-soru-ogretmenleri-kizdiracak)

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı:

Canına kıyan ataması yapılmayan öğretmenlerle ilgili olarak,

Teknik tabiri nedir bilmiyorum ama bunu bile söyleyip söylememekte tereddüt ediyorum, ‘gösterişçi intihar eylemi’ diye bir sendromdan bahsediliyor. Aslında niyeti olmadığı halde etrafında ilgi uyandırmak veya ilgi çekmek veya isteklerinin yerine gelmesini sağlamak amaçlı”

(https://www.sozcu.com.tr/2016/egitim/bakan-avci-ogretmenler-ilgi-cekmek-icin-intihar-ediyor-1087155/)

İşte bunlar Milli Eğitim Bakanı oldular. Neylersiniz!

16 yıl boyunca öğretmenlik mesleğinin nitelik(!) sorunu bir türlü çözüme kavuşturulamayınca, en son 2017 tarihli YÖK Genel Kurul kararı ile Eğitim Fakülteleri bölümler ve anabilim dalları bazında yeniden yapılandırılmış ve buna bağlı olarak lisans programları da yeniden düzenlenmiştir.

Söz konusu düzenlemelerin yer aldığı YÖK belgesinde5, programlarda yapılan değişikliklerin gerekçeleri arasında aşağıdaki ifadelere de yer verilmiştir:

Gerek yükseköğretim alanında gerekse eğitim bilimleri ve öğretmen yetiştirme alanında, giderek etik, moral, ahlaki, kültürel konuların önem kazandığı ve bu konularla ilgili sorunların önemli ölçüde arttığı görülmektedir. Bu nedenle yeni lisans programlarında öğretmen adaylarının, alanıyla ilgili mesleki bilgi ve beceriler yönünden yeterli bir donanıma sahip olmaları yanında sosyal, kültürel, moral, entelektüel yönlerden donanımlı ve gelişmiş bir kişiliğe sahip olarak yetiştirilmesi, daha insani ve erdemli bir ülkenin ve dünyanın inşasında aktif rol alacak ahlaki ve kültürel liderler olarak yetiştirilmesi beklenmektedir.”

Buradaki tek doğru da evet, kendilerinin de itiraf ettiği gibi, uyguladıkları politikalar yoluyla toplumumuzda, insanımızda, onların ahlâki ve moral değerlerinde müthiş bir erozyon yaratılmasıdır. Tüm insani ve ahlâki değerlerin çürütülmesidir. İnsani değerlerde onmaz yaralar açılmasıdır.

Toplumdaki tüm değerleri çürütürseniz, öğretmenlik mesleği de çürür, değersizleşir doğal olarak.

Oysa, toplumumuzda öğretmeni çok değerli kılan bir öğretmen yetiştirme deneyimimiz vardı bizim.

Birinci Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızın ardından kurulan Cumhuriyet’te, Cumhuriyet devrimcilerinin başlattığı eğitim seferberliğinin ürünü olan, 1940 yılında çıkarılan yasayla yokluklar içinde var edilen, tüm dünyaya örnek oluşturan laik ve bilimsel eğitim modeli olan, okula gelen köy çocuklarını birer halk şefi olarak yetiştiren, onları halkın nezdinde güvenilir ve saygın insanlar yapan, bu nedenlerle öğretmenlik mesleğini yücelten Köy Enstitülerimiz vardı.

Cumhuriyet’in eğitim devrimcileri ve enstitülerin mimarları, başta Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç olmak üzere, bu kurumları hayata geçirebilmek için gecelerini gündüzlerine katarak çalıştılar. Öyle masa başında değil; köy köy, kasaba kasaba Anadolu topraklarını dolaştılar. Programları, halkın gerçekliklerini göz önünde bulundurarak hazırladılar ve uyguladılar. Laf değil, iş ürettiler; laf değil iş yapılmasını sağladılar. Tumturaklı söylemlere hiç itibar etmediler.

Antiemperyalisttiler, vatanseverdiler, köylümüzün başına musallat olan ağalık düzenine karşıydılar.

Yaşam verdikleri okulları, hangi dünya görüşü üzerine oturttuklarını onlardan aktararak somutlayalım:

Hasan Ali Yücel:

(…) Bir defa köy enstitüsü okul değil, bizim klasik anlamda anladığımız okul değildir. Yoksa tüm dünya insanlar için okuldur… Geniş anlamda elbette orası da bir okuldur; yani bir şey öğretilen yerdir. Ama öğretmen oturur, öğrenci gelir, öğretim programı vardır, kitap vardır, dersin öğretmeni söyler, öbürleri de Arif’in keçisi gibi dinlerler, mesele biter, diploma alınır, Devlet hazinesine eller dalar ve oradan geçinilip gidilir. Bu değildir. Nedir? Biz köylere Kurtuluş Savaşından beri sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri götürecek adamı yetiştirmek isteriz.”

Köylerde doğan çocuğun kulağına ilk sözü imam söyler. Ölürken de son sözü söyleyen yine O’dur. Biz, bu iki sözün arasındaki yaşamında, insanların kulağına, gerçeği, doğruyu, iyiyi ve çağdaşlığı söyleyecek insanlar, yetiştiriyoruz!.” Biz öğretmen yetiştirmezsek, o imamlar, o insanların kulağına “hurafeleri” söylemeye devam ederler!”

İsmail Hakkı Tonguç:

Cumhuriyetin halletmeye mecbur olduğu en büyük iş, toprak meselesidir. Bu iş düzenlenmedikçe, Türk halkını mes’ut bir hale getirmenin imkânı yoktur.”

Elimden gelse, bütün dünya okullarının programlarına ’insanın insanı sömürmemesi’ adlı bir ders koyardım.”

Toprağı altın yapanların, steplere demirden yollar döşeyenlerin, dağları yaranların, çeliği ve demiri kalıba dökenlerin, motörle havalarda uçabilenlerin, mikropla savaşarak ölümü yenebilenlerin devrinde yaşayacak nesiller; sadece kitapta yer göstermesini bilen modern softaya realite ile alâkası bulunmayan mevzuları tekrarlayan geveze konferansçıya hiçbir sahada güvenmemelidir.”

Köy meselesi bazılarının zannettikleri gibi, mihaniki bir surette ‘köy kalkınması’ değil manalı ve şuurlu bir şekilde köyün içten canlandırılmasıdır. Köyü öylesine canlandırmalı ve şuurlandırmalı ki, hiçbir kuvvet, yalnız kendi hesabına ve insafsızca istismar edemesin. Ona esir ve uşak muamelesi yapamasın. Köylüler şuursuz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da her vatandaş gibi, her zaman haklarına kavuşabilsinler… Köy meselesi bu demektir.”

Yeni usul öğretimin mühim vasfı, dersi işle öğretmektir. Öğretmenin görevi, öğrencide bizzat bir şey icad etme merakını uyandırmak, bu gayeye hizmet eden yaratıcı araçların kullanılmasını doğru olarak çocuğa öğretmektir. Yaratıcı araçlara kuşkusuz kitaplar da dahildir, fakat ezberletilmemek şartıyla! Bizim düşündüğümüz öğretim usulüne göre, iş aracılığı ile bütün ders konularının öğretilmesi mümkündür. Şu noktanın da açıklıkla anlaşılması gerekir: İş okulunun temeli kabul edilen eğitsel iş ne demektir? İradeyi eğiten, çocuğun değişik organlarını ve yetilerini geliştirerek güç oluşturan, onu bizzat faaliyete sevk eden uğraşlardır. İş aracılığı ile verilen bir dersin sonucunda mutlaka işimize yarayacak bir eserin ortaya çıkması şart değildir. İş kavramından anlaşılması gereken, zihinsel ve bedensel çaba harcayarak bir sonuç elde etmektir. Sonucun madde olarak somutlaştırılmış olması gerekmez. Amaçsız faaliyet göstermek de iş yapmak değildir.” (El İşleri Rehberi, 1927, s. 16-17, eski harflerle)6

Biz bildiğini yapan insanlardan yeni bir toplum yaratmak için tarlaya tohum saçıyoruz. Bu tohumlar yetişince şunlar olacak; Yapamayacağı bilgiye güvenenler, onu topluma en yüksekten satanlar, çürük bilgilerine güvenerek toplumdan her şeyi isteyip asla doymayanlar; tüm saygınlıklarını yitirecekler. Yapamayanların, yalnızca vaaz edenlerin yerine yapabilenler gelecek! Söylemek, yazmak, konferans vermek gibi çalışmaların hiçbiri, yapmanın yerine geçemez ve onun kadar kuvvetli olamaz.”

Halka medeni bir insan topluluğu halinde yaşamanın ilk bilgilerini öğretme ve bir memlekette halk idaresini gerçekleştirme şartlarının en önemlisi, geniş anlamlı ilköğrenimi parasız ve mecburi kılmaktır. Bireyleri bu çarktan tamamen geçirilememiş milletlerde halkın kendi kendisini idare etmesi mümkün olamamıştır. Bir ulus halk idaresini kuramadığı takdirde onun mukadderatı tek insanın veya küçük bir insan kümesinin eline geçer.”

Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olan, öbürü de kolayı, oyun olanı. Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlama bağlamadan, halkı esaslı bir eğitimden geçirmeden olmaz birincisi, köklü değişiklik ister. Bu zor ama gerçek demokrasidir. İkincisi kâğıt ve sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin; toprağı ve işi olsun olmasın, demagojiyle serseme çevrilen halk, bir sandığa elindekini atar. Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır. Bu oyundur, kolaydır. Amerika bu demokrasiyi yayıyor işte. Biz de demokrasinin kolayını seçtik. Çok şeyler göreceğiz daha.”

Onlar, Cumhuriyet Devrimi’nin eğitim önderleri olarak, Anadolu Halkının üzerine çöreklenmiş Tefeci-Bezirgân Sermayenin elinden köy çocuklarını, halk çocuklarını, halkı kurtarmaya çabaladılar. Bu çabalarında çok önemli başarılar da kaydettiler. İşte tam da bu nedenlerle, aktardığımız görüşlerinin gerçekleşmesinde başarılı olmaları nedeniyle, Antika-Modern Parababalarının hedef tahtası oldular.

Halkımıza çok büyük yararı olan bu eğitim kurumları, yerli-yabancı Parababalarının çıkarına dokundu. Onlar hep kendi çıkarlarını düşünür, sömürü düzenlerini sürdürmek isterler. İşte tam da bu nedenlerle 1954 yılında çıkarttıkları yasa ile Köy Enstitülerini tamamen kapattılar.

Bundan sonraki yıllar, Birinci Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın sonucu kurulan Cumhuriyet’in kazanımlarının, değerlerinin birer birer kaybedildiği yıllar oldu. Türkiye her geçen gün biraz daha emperyalizmin kucağına doğru çekildi ve sonunda emperyalizmin yarı sömürgesi haline dönüştürüldü.

Ekonomik bağımsızlığınız yoksa, eğitiminize de ekonominizi yönetenler yön verirler.

Köy Enstitülerinden yetişen bir öğretmen olan ve “Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS)”ün Başkanlığını da yürüten Fakir Baykurt, TÖS’ün 1968 yılında düzenlediği “Devrimci Eğitim Şurası”nın açış konuşmasında gelinen noktayı şöyle dile getirmekteydi:

Kılavuzu Amerika olan Türk eğitimi, gene Amerika’nın kılavuzluk ettiği bozuk ve zayıf bir ekonomik temel üzerinde, bir türlü belini doğrultamamakta ve çıkmazdan kurtulamamaktadır. 20 yıldır Amerikalıların Türk eğitimine sokup uyguladığı proje sayısı, program geliştirmeden Barış Gönüllüsüne ve öğretmen yetiştirmeye kadar 20’yi bulmuştur. Amerikalı uzmanlar AID Türkiye Misyonu yoluyla, eğitimin en nazik alanlarına kadar girmişler, hattâ onun plânlamasına kadar sokulmuşlardır. Millî Eğitim Bütçe ve Plânlama Dairesi Başkanlığında her ne kadar bir Türk yetkili bulunmaktaysa da, aslında işlere yön veren dört tane Amerikalı uzman vardır… Bir eğitimin plânlamasına kadar yabancılar karışırsa, o eğitimin adının başındaki “millî” sözünü kaldırmak gerekir… Bugün dahi var olan ve devamlı çalışan iki uzmanın adlarını söylüyorum: Dr. Donald A. Bohnhorst; Dr. Philip Kenneth Ness…

Tarihimizin hiçbir döneminde, yabancı etkiler, ulusal kültür ve eğitimimiz üzerine bu kadar çullanmamıştır, yabancı etkilere kapılar bu kadar açılmamıştır. Kaynakları ulusal olmayan bir eğitim ulusal olamaz. Plânlaması, yönü, yöntemi yabancılar tarafından çizilen bir eğitim ulusal değildir. Türk eğitimine Mr. Simpson ya da Dr. Falan ile Filân yön veremezler. Türk eğitimine yön vermek herkesten önce Türk eğitimcilerinin, Türk aydınlarının görevidir, bu yetki onlarındır. Eğitimi; planında, programında ve finansmanında ulusal ölçülerle yürütmek, Türk öğretmenlerinde köklü bir bilinçtir.”7

Demek ki 1968’li yıllardan bu yana Garp cephesinde değişen bir şey yok. Öğretmen yetiştirme sistemimiz de gittikçe ve alenen ABD-AB Emperyalizmine ve onların besledikleri CIA-Pentagon İslamı’na teslim olmuş durumda.

Peki ne yapacağız?

Okullarımızda nitelikli öğretmen istiyorsak; insan ve vatan sevgisi ile dolu, onurlu, halkının öğretmeni olan öğretmenler istiyorsak; bilimin aydınlığını halkına taşıyan öğretmenler istiyorsak; insanın hayvan yerine konulmasına karşı çıkan öğretmenler istiyorsak; hakça paylaşmayı-eşitliği savunan ve öğreten öğretmenler istiyorsak; böyle öğretmenler yetiştirecek eğitim kurumları istiyorsak; görev bellidir!

Birinci Kurtuluşçuların bıraktığı yerden devam edeceğiz!

Antiemperyalist-Antifeodal-Antişoven kurtuluş mücadelesi vereceğiz!

Ve bu mücadeleyi zaferle sonuçlandıracağız.

Sömürü düzeninin boyunduruğundan kurtulmadan, öğretmenlik mesleğini kurtarabilmek mümkün değildir.

1http://www.yok.gov.tr/documents/10279/30217/Egitim_fakultesi_ogretmen_yetistirme_lisans_programlari_mart_98.pdf/5e166018-b806-48d5-ae13-6afd5dac511c

2http://www.yok.gov.tr/documents/10279/12924/turkiyede_ogretmen_egitiminde_standartlarla_ve_akreditasyon.pdf/

3https://www.pegem.net/dosyalar/dokuman/781-20120221145747-kavak.pdf

4http://www.yok.gov.tr/documents/10279/30217/T%C3%9CRK+Y%C3%9CKSEK+%C3%96%C4%9ERET%C4%B0M%C4%B0N%C4%B0N+BUG%C3%9CNK%C3%9C%20DURUMU+MART+1998.pdf/0594f7ca-9bd6-4751-8bb2-2cd8aa1bee89

5http://www.yok.gov.tr/documents/10279/41805112/AA_Sunus_+Onsoz_Uygulama_Yonergesi.pdf

6http://docplayer.biz.tr/47812573-Koy-enstitusu-sistemine-toplu-bir-bakis.html

7TÖS (1969), Devrimci Eğitim Şurası, TÖS Yayınları No:4, TÖYKO Matbaası.