Proletarya Sosyalistlerinin öncülüğündeki Devrimci Sendikal Mücadele kazanacak! Çünkü onlar; kendilerini Devrim ateşinin kalbine atmışlardır!

10.03.2019
A+
A-

M. Gürdal Çıngı

Proletarya Sosyalistlerinin öncülüğündeki Devrimci Sendikal Mücadele kazanacak! Çünkü onlar; kendilerini Devrim ateşinin kalbine atmışlardır!

Sarı-gangster sendikacılık nedir? Nasıl yapılır?

Bildiğimiz gibi, İşçi Sınıfı, içinde bulunduğumuz sınıflı toplumun iki ana sınıfından birisidir. Diğer sınıf; İşveren Sınıfıdır yine bildiğimiz gibi.

İşveren sınıfı; üst-egemen, sömürücü-hâkim sınıftır.

İşçi Sınıfı; alt-ezilen, sömürülen-mazlum sınıftır.

İşveren Sınıfı, İşçi Sınıfının işgücünü kullanarak hammaddeleri işler ve bir değer yaratır. Bu ortaya çıkan değerden bir kısmını, yaşamasına-üremesine yetecek kadarını, İşçi Sınıfına verir, kalanına kendi el koyar. Kâr elde eder. Yani İşveren Sınıfı, İşçi Sınıfı üzerinden artıdeğer elde eder.

İşte durum ve çıkarları farklı insan kümelerinin bulunduğu toplumlara “Sınıflı Toplum”, denir. Bugünkü adıyla Kapitalizmdir bu.

Kısacası Kapitalizm, başta İşçi Sınıfı olmak üzere tüm halk kesimlerini, sömürür, ezer, soyar, onları İşsizlik ve Pahalılık cehenneminde yaşatır.

Kapitalistlerin kendileri ise  (ki Kapitalistler günümüzde artık saf halde egemen bir sınıf olarak bile varlığını sürdürmemektedir, onun içinden bir avuç Parababasının, Finans-Kapital zümresinin egemenliği vardır ve Kapitalizm, Tekelci Kapitalizm demek olan Emperyalizm aşamasına ulaşmıştır bundan yüz, yüz on yıl önce) bu dünyada cenneti yaşar.

İşte bu sömrücü asalak zümre Toplumun bütün varlıklarına, zenginliklerine el koyar. Her türlü dünya nimetinden yararlanır. Bir eli yağda, bir eli balda yaşar.

Peki, Finans-Kapitalistler bu soygun ve sömürülerini nasıl başarırlar? Hangi yolları kullanırlar İşçi Sınıfını sömürmek ve ezmek için?

Bir; Üretim araçlarına sahiptirler. O yüzden egemen sınıf olarak varlıklarını sürdürürler.

İki; Domuz topu gibi tepeden tırnağa örgütlüdürler. Bir avuç haydut çetesidirler.

Üç; Devlet mekanizmasına hükmederler. Cezaevleri, silahlı adamları vardır.

Dört; İşçi Sınıfı ve ezilen, sömürülen halk kesimleri içinde satın aldıkları beşinci kolları vardır. Bunlar aracılığıyla egemenliklerini sürdürürler. Bu halk kesimlerini bölerler, parçalarlar, örgütsüz bırakırlar, kafadan gayrı müsellah hale getirirler.

İşverenler, Finans-Kapitalistler, İşçi Sınıfı içinden devşirdikleri, satın aldıkları, (işçilerin işverenlere karşı mücadele örgütleri olan) Sendikaların başını tutmuş, “Aristokratlaşmış İşçiler” ya da “Sarı-gangster Sendikacı” denen bu hainler sayesinde egemenliklerini sürdürürler bir de.

Çünkü bu sarı-gangster sendikacılar, İşçi Sınıfının, İşveren Sınıfına karşı olan mücadelesini olmamışa çevirmek için, başarıya ulaşmaması için her türlü yol ve yöntemi kullanırlar.

Niye böyle yaparlar? Niye sınıflarına ihanet ederler?

Çünkü, Batılı Parababaları, geri ülkelerin yeraltı ve yerüstü servetlerini yağmalayarak elde ettikleri kârın küçük bir bölümünü bu sendikacı denen hainlere aktarır çeşitli ajan örgütleri aracılığıyla. Bu kimi zaman masum görünümlü bir İşçi Sendikası-İşçi Birliği, Uluslararası bilmem ne konfederasyonu vb.leri tarafından “dayanışma” amacıyla bizzat para aktarımı olur, kimi zaman masum bir seminer olur, kimi zaman bir tetkik gezisi olur. Böylece bu sendikacı görünümlü ajanları maddeten ve manen doyururlar. Lükse, şatafata alıştırırlar sendikacıları. Yabancılardan para almak garipsenmez artık. Yanlış bulunmaz. Aksine savunulur. Ve böylece sınıfına yabancılaştırır. Hatta ve hatta onlara düşman kılar.

Sendikacılar, işyerinde işçi olarak çalışırken 2-3 bin lira ücret alıyorsa, hadi diyelim 4-5 bin lira alıyorsa, sendika yönetimine seçilir seçilmez 15-20 binden, hatta 40-50 binden aşağı ücret almaz. İkramiyeler, yolluklar, yurtiçi-yurtdışı geziler, eğitimler için en yüksek orandan harcırahlar, yemekler, oteller, altlarına en lüks arabalar vb.leri gırla gider artık. Bunlar artık Aristokratlaşmışlardır.

Bu Aristokratlaşmış sendikacılar, bütün bunları da (Uluslararası ajan örgütlerinden gelenler hariç) İşçi Sınıfının alın terinden kesilen aidatlarla yaparlar. Yani İşçi Sınıfının sırtından geçinir bu asalaklar.

Bu yapılanların yanlış olduğunu, sınıfa ihanet olduğunu sezen, gören ve bunu dillendiren, buna karşı mücadele eden işçileri, işverenlerle kapalı kapılar ardında görüşerek işyerinde her türlü baskıya uğratır. Onu işyerinden çıkmaya zorlar. Bu sökmedi mi, işçi direndi mi de bizzat işten attırır o işçiyi. Böylece diğer işçilere de gözdağı vermiş olur: Bakın bana karşı çıkarsanız, sonunuz böyle olur. İşsizlik cehennemine atılırsınız. Eviniz barkınız, yuvanız dağılır, der bu sendikacılar dolaylı yoldan.

İşverenler de bu oyunda gönüllü olarak, bile isteye, sevine sevine yer alırlar. Çünkü artık, bu sendikacılar kaderlerini işverenlerin ellerine teslim etmişlerdir. Onların sözünden çıkamazlar. Bir dediklerini iki edemezler.

Yani işverenler; bir taraftan havuç, bir taraftan sopa gösterirler bu Aristokratlaşmış sarı-gangster sendikacılara.

İşverenler, Devletin de olanaklarını kullanarak onların önünü açar… Çünkü Devlet baba da bu oyunda yer alır.

Nasıl?

Örneğin ülkemizde, işçilerin işverenlere karşı mücadele araçları, örgütleri olan sendikaların ana gelirleri olan işçi aidatlarını, kendisi keserek sendikaların kasalarına aktarır.

Literatürde adına check-off (işveren tarafından işçilerin aylıklarından sendika üye aidatı kesip sendikaya gönderme usulü) denen bu sistemle, işçiler aidatlarını ödemek için sendikaya, sendikacılar aidatları toplamak için işyerlerine gidip işçilerle görüşmeye bile ihtiyaç duymazlar. Aidatlar sendika kasalarına bankalar aracılığıyla akar.

Böylece Parababaları, İşçi Sınıfının mücadelesine çok büyük bir darbe vurmuş olurlar. Çünkü bu sistemle; üye-sendika-sendikacı ilişkisi fiilen kopar. İşçi sendikaya gitmez. Sendikacı işyerine gelmez. Aidat almak-vermek için aydan aya bile olsa görüşen işçiler ve sendikacılar, artık toplusözleşmeden toplusözleşmeye görüşmeye başlarlar. O da görüşürlerse…

Parababaları devleti bu işi öylesine sevmiş durumda ki, çünkü yararlarını öylesine görmüştür ki, Kamu Çalışanları Sendikalarına da aynı uygulamayı getirdi. Kamu Çalışanlarının aidatları da devlet tarafından maaştan kesilip sendika hesabına aktarılıyor.

O zaman da ne oluyor?

İşçi Sınıfında olan oluyor:

Kamu Çalışanları Sendikalarının yöneticileri, yani Sendikacıları da Kamu Çalışanlarının başındaki sarı-gangster sendikacılar oluyorlar.

Bakın Hikmet Kıvılcımlı Usta, tâ 1966 yılında, Türkiye İşçi Partisi (TİP)’e yaptığı uyarı ve eleştirilerde bu olayı nasıl anlatır özlü bir şekilde:

***

“II. – İşçi Sendikaları

Türkiye’de bugün bir sendikalar meselesi yok, bir sendikalar faciası vardır. Sağlı, sollu Devletçilerimizin o başarılarını kimse inkâr edemez; Sendikaları da Devletçiliğimizin tıpatıp kopyası yaptılar: Sendika, Devlet içinde özel bir Devletçilik oldu. Bir yol Sendikaya yazılan işçi, ömür boyunca sendikanın “tebaa”sı durumuna giriyor, uygunsuzluk görüp çıktığı zaman bile sendikaya “dayanışma aidatı” adıyla vergi ödemek zorunda kalıyor. Sendika aidatını, işçinin kendi eliyle vermesine müsaade edilmiyor: Devlet baba, Sendika yavrusunu kendisine benzetmekle kalmamış, kendisinden daha nazlı tutmuştur. Devlet yılda iki öğün vergi alır. Sendika her aybaşı alacağını (tahsil masrafına ve zahmetine bile katlanmaksızın) hazırca kesilmiş, biçilmiş olarak cebinde bulur. Toplanan aidat ya süslü salonlarda gösterişli bir iki nutuk atılarak ele geçirilir; yahut iki yılda beş on kişi ile “Genel Kurul!” denilen bir alicengiz oyunu tertiplenir: danışıklı dövüş zabıtlar tutulur; tamamıyla hazır yeyici, tamamıyla İşçi Sınıfına kazık atmakla görevlendirilmiş, sendikacı adlı yeni bir zümre vurgunculara yem olur.

“İşyerinde geçeli gündüzlü çalışırken 200 lira aylık ücreti güç bulan kişi “Sendika Organlarında görevli” oldu muydu: aylığını 2000 liradan aşağıya düşürtmemek için girmedik kalıp bırakmaz. İşverenle cakalı ve kapalı oturumlarda işçi haklarını kırışır; Devleti de atlatmak yoluyla açıktan ve havadan büyük sus payları kopartır. Bütün o işçiyi satarak vurulan gayrimeşru kazançlar, alınan “Yönetici” maaşlarını gölgede bırakır. Dün işçi iken nefesi açlıktan kokarak, beş on kilometrelik çamurlu yolları yarım yırtık pabuçla tabana kuvvet yürüyen kimse, şimdi “Sendika lideri” kesilir kesilmez, altında özel otomobil görmezse, haksızlığa uğramışça gocunur. Bir iki yılda, kendisinin veya eşinin üstüne bir apartman daireciği yaptırmayan sendikacı görülmedik namus ve insan sahibi sayılır. Kooperatif adı altındaki çapul girişkinliklerini başta Devlet gelmek üzere, bütün malî kurumlar ve İşçi Sigortaları destekler: normalin iki misli pahalıya çıkartılan inşaat, işçileri yirmi yıl borç ödeme işkencesinden başlarını kaşıyamaz hale getirir. Bu marifetlerini azımsayıp, canı sıkılan sendikacı ağa, dilerse “Avrupa tetkik gezisine” çıkar, dilerse kendisini Amerika’ya “Davet” ettirip, hak ettiği Kadillak arabasıyla geri döner.

“Her gün, herkesin gözleri önünde akıp giden sendika faciasının her yanını anlatmak ciltlere sığmaz. Durumu TİP yöneticilerinin bilmemelerine imkân yoktur. İçlerinde, bu alanın her türlü cilvesini denemişlerin insaflarına başvurulabilir. Bir çeşit Neo-etatizm (Yeni-Devletçilik) adını alabilecek olan sendika faciası, TİP’in sosyal sınıf dayanağını pek yakından ilgilendirir. Sendika faciası önünde TİP üyeleri yedisinden yetmişine dek seferber olmazlarsa ve Mehmet Akif’in deyimiyle: “Bu hayâsızca akın”ı durdurmazlarsa, Bâbil Çağı’nda yaşatılmak istenen İşçi Sınıfımız, insanın insanı çıtır çıtır yediği Vahşet çağına doğru itilmekten kurtulamayacaktır. Millî Kurtuluş da, millî kalkınma da, Sendikacılık vahşetinin tehdidi altındadır. Bir kaç istisna ile sendikacı denilen asrî yamyamın, vahşi yamyamdan farkı: yamyamların yabancıları yemeleri, sendikacıların kanunca kendi cinslerinden sayılan işçileri, çok defa emperyalist ajanların işbirliği ile yabancılara yedirtmeleridir. Bu sendikacılık göz önüne getirilirse, TİP liderlerinin “Antiemperyalist” söylevleri, Ziya Paşanın: “Gökte yıldız arayan” müneccimliğine benzemek üzeredir. Emperyalizm dış politikada, iç politikada değil, Türk milletinin içinde: Şirketleriyle, İşçi Sınıfımız içinde: sendikacılarıyla har vurup harman savurmaktadır.” (Uyarmak İçin Uyanmalı Uyanmak İçin Uyarmalı, Derleniş Yayınları, 2014, s. 90-91-92)

 

***

Sarı-gangster sendikacılık; “bambaşka bir dünya”dır

TÜRK-İŞ Başkanı Ergün Atalay’ın geçtiğimiz Haziran ayında Hürriyet Gazetesi’nden Hacer Boyacıoğlu’na verdiği bir röportajda söyledikleri, yine Usta’mızın yazdıklarının neredeyse tamamının somut olarak, kendi ağzından ifadesi oluyor. Aynen şunları söylüyor Atalay:

“(…)

“KENDİSİNİ “kısık seslilerin temsilcisi” olarak tanımlayan Türk-İş Başkanı Ergün Atalay, sendikacılıkta geçen 46 yılının hikâyesini anlattı. İlk Adapazarı Vagon Fabrikası’nda işe başladığını söyleyen Atalay, “Çırak okulunda okurken, akşamları da hale gider hamallık yapardım. 1972’de mezun oldum Çırak okulundan. Adapazarı’nda 3 bin kişilik vagon fabrikasında işe başladım. Fabrikaya bir gittim. Kocaman bir fabrika. Her yer demir, her yerde çalışan insanlar var. Baktım baktım, ‘bu fabrikada hayat nasıl geçecek’ dedim” diyerek o günleri anlatıyor.

“O KADAR BÜYÜK BİR İŞ Kİ

“Hürriyet’le birlikte pazar alışverişine çıkan Atalay, burada bir yandan esnafla bayramlaşırken, bir yandan da Adapazarı’nda yeni işçi olduğu o günlere geri döndü. Adapazarı vagon fabrikasında işe başladıktan bir süre sonra sendikanın işyeri temsilciliği için seçim yapıldığını ve orada genç işçilerden biri olarak yedek listeye girdiğini söyleyen Atalay, şöyle devam ediyor:

“Sendika işyeri temsilciliği listesi saman kâğıda yazılmış. Benim haberim yok listeye alındığımdan. Orada o kâğıtta adımı gördüm. Kâğıtta adımı okumak, o kadar hoşuma gitti ki, bugün bile aklımda. 1978’de işyeri temsilcisi oldum. Orada şöyle bir sistematik geliştirdim, gördüğüm bütün noksanlıkları merkeze iletiyorum, çözülene kadar da uğraşıyorum. İyi bir mekanizma kuruldu. Herkes memnun, ben de sendikacılığı sevdim. 1982’de sendikanın Adapazarı şubesinin mali sekreterliğine seçildim. Benim için o kadar büyük bir iş ki… Profesyonel sendikacı oluyorsun, bir unvanın oluyor, makam aracın oluyor. Bambaşka bir dünyaya geçiyorsun.”

“UYANDIK HEPSİ GİTMİŞ

“1992 yılında ise Demiryol-İş’in Adapazarı Şubesi başkanlığına seçildiğini söyleyen Atalay, “Tabloyu şöyle anlatayım, Adapazarı’nda sendikanın bugünkü moda deyimiyle alışveriş merkezi, yani büyükçe bir marketi var. 5 bin kişilik düğün yapılabilen bir düğün salonu var, kooperatifi var ve hepsi şubeye bağlı. (…)” (http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/tek-derdim-bizi-itip-kakmasinlar-40868646)

Çırak okulu, hamallık, işyerinde kendisinden habersiz temsilci seçiliş, yöneticilik, unvan, makam…

Sendikanın alışveriş merkezi, düğün salonu, kooperatifi… ne ararsan var derde devadan gayrı.

Ve Ergün Atalay’ın söylediklerinin zirvesi şu oluyor kaçınılmazca:

“1982’de sendikanın Adapazarı şubesinin mali sekreterliğine seçildim. Benim için o kadar büyük bir iş ki… Profesyonel sendikacı oluyorsun, bir unvanın oluyor, makam aracın oluyor. Bambaşka bir dünyaya geçiyorsun.”

Evet, tam anlamıyla bambaşka bir dünyaya geçiyorsun. Bambaşka bir kişi (sendikacı) oluyorsun yapıp ettiklerinle. Sattığın işçilerle, imzaladığın toplusözleşmelerle…

Öyle de oluyor zaten. Satıyorlar İşçi Sınıfımızı. Hem de hiç acımaksızın. Hem de hiç vicdan azabı duymaksızın. Bir zamanlar kendilerinin de aynı şartlarda çalıştıklarını ve yaşadıklarını hiç hatırlamaksızın…

Yeniden fabrika cehennemine dönmek, düşük ücretlerle çalışmaya başlamak, sendikacılığın avantalarından (araba, yolluk, harcırah, gezi, eğitim vb.) yoksun kalmak, lüks ve şatafattan uzaklaşmak, kısacası “bambaşka dünya”dan uzaklaşmamak için her şeyi, gerekirse anasını babasını bile satıyor sarı-gangster sendikacılar.

Bir sendikanın bir şubesinde Mali Sekreterken “bambaşka bir dünyaya geçi”liyorsa ya Genel Başkan, TÜRK-İŞ Başkanı olunca nasıl bir dünyaya geçiliyordur acaba? TÜRK-İŞ Genel Başkanı acep kaç on bin liralık maaş alıyordur? Ne kadar ikramiye, yolluk, harcırah vb. alıyordur? O dünyalar nasıl bir dünyadır, varın siz düşünün…

O TÜRK-İŞ ki, bizzat ABD Emperyalistlerinin ajan örgütleri aracılığıyla kurdurulmuş, finanse edilmiş bir örgüttür. Bunu saklama, gizleme gereği de duymamışlardır. Oyunu açıktan oynamışlardır.

Amaç: Türkiye İşçi Sınıfının başını bağlamak, görünürde örgütlü-sendikalı, gerçekte elsiz ayaksız sarı-gangster sendikacılara yeyim ettirmek, işveren sınıfına peşkeş çekmektir onlar aracılığıyla. Ve TÜRK-İŞ, bu görevini başarıyla yerine getirmiştir yıllarca ve de getirmeye devam etmektedir.

Satılan hem Şeker Fabrikalarıdır, hem de İşçi Sınıfımızdır

İşte Usta’mızın anlattıklarını birebir kanıtlayan somut ve çok güncel bir örnek daha:

Bildiğimiz gibi, AKP’giller, Kuvayimilliye yadigârı şeker Fabrikalarını özelleştirdiler. Parababalarına yeyim ettiler. Köylümüz ürettiği pancarı işletecek fabrika bulamıyor şimdi. Pancarlar tarlada kaldı.

Ya bu fabrikalarda onlarca yıldır çalışan işçiler?

Onlar da büyük çoğunluğuyla İşsizlik cehennemine atılmış oldu.

Peki bu durum karşısında bu fabrikalarda örgütlü olan sendikaların, (somut olayımızda) Şeker-İş’in tutumu ne oldu bu özelleştirmeye ilişkin?

Bir iki göstermelik cılız eylem dışında koca bir hiç!

Onlarca yıllık fabrikalar bedavaya verildi, üretim durdu, işçiler işsiz kaldı ama buna rağmen Şeker-İş Sendikası kılını bile kıpırdatmadı neredeyse.

Ama Şeker-İş Başkanı İsa Gök tam da o günlerde bir şey yaptı. Medyaya yansıdı ve çok büyük tepki topladı ama o ve diğer yöneticiler oralı bile olmadılar. Hatta savundular yapılan işi. Sipariş önceden verilmiş de… gibi.

“‘Şeker gibi makam aracı’

“Geliri işçilerin ödedikleri aidatlardan oluşan Şeker-İş Sendikası’nın Başkanı İsa Gök, kendisine piyasada değeri 1 milyon TL’yi bulan bir makam aracı aldı. Trafiğe çıkış tarihi 18 Eylül 2018 olan araçla ilgili Gök, “Araba arızalandı, mecbur kaldık aldık. Uzun yola gidiyoruz. Hem hızlı hem de güvenli olması gerekiyordu” dedi.

“(…)

“Gök için alınan Audi marka A6 Sedan 3.0 Quattro marka. (…)

“RAKAMI BİLMİYORUM

“Şeker-İş Başkanı İsa Gök, Hürriyet’in konuyla ilgili soruları üzerine, “(…) “Rakamı bilmiyorum. Arkadaşlar pazarlık yapıp aldı. Mercedes aldığında da bir yığın dert oluyor, diğer arabalarda da dert bitmiyor. Kars’a, Ağrı’ya, Muş’a her yere gidiyorum. Ne gerekiyorsa o yapıldı, bu konulara mı kalındı” dedi.” (http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/seker-gibi-makam-araci-40983128)

İşte olay bu!

Şeker-İş Başkanı İsa Gök, okuduğumuz gibi tam 1 milyon TL’lik, yanlış yok, tam 1 milyonluk lüks makam aracı alabiliyor!

Üstelik de sendikaya kaça mal olduğunu bilmiyor(!)

Bu olay konu olduğu için de; “bu konulara mı kalındı”, diyerek işi pişkinliğe, arsızlığa vuruyor. Yüzsüzlük yapıyor. Suçlama yapıyor…

Fabrikalar özelleştirilmiş, işçiler işsiz kalmış, köylüler perişan hale düşürülmüş, ama o hiç utanmadan, vicdanı sızlamadan tam 1 milyonluk araba alabiliyor. O arabaya binebiliyor…

İşte Sınıfına yabancılaşmak budur!

İşte Sarı-Gangster Sendikacılık budur!

İşte İşçi Sınıfına ihanet budur!

 

Sarı-gangster Sendikacılığın son örnekleri…

Bunun da öylesine çok somut örneği var ki…

İşte “Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar İşkolu”nda yaşananlar…

Bildiğimiz gibi, bu işkolunda TÜRK-İŞ Konfederasyonu’na bağlı Tez-Koop-İş (Üye sayısı 51.867), Koop-İş (Üye sayısı 34.553) Sendikaları büyük üye çoğunluğuna sahipler. DİSK’e bağlı Sosyal-İş’in Üye sayısı sadece 7.844.

Bu sendikalar, başka işyerleri dışında büyük, zincir mağazalarda da örgütlüler; Real, Media Markt, Metro, Migros, Makro, Uyum, CarrefourSA gibi.

Ancak buralarda işçilerin hak ve çıkarlarını korumaktan, geliştirmekten çok uzaklar. Real’de, Media Markt’ta, Makro’da, Uyum’da Tazminatları ve diğer alacakları ödenmeden işten çıkartılan binlerce işçiye bile sahip çıkmıyorlar. Yapılacak fiili bir şey yok, diyorlar. Yasal süreçleri beklemek gerekir, diyorlar. Diyorlar oğlu diyorlar ama sonuç olarak yıllarca üyeleri olan, aidat aldıkları işçileri yüzüstü bırakıyorlar, açıkçası satıyorlar.

Hatta işi o boyuta vardırıyorlar ki, işverenleri destekleyen bildiriler kaleme alıyorlar. Direnen işçilerin üzerine çalışan işçileri sürüyorlar. İşçileri karşı karşıya getiriyorlar işverenler ve devletle birlikte. Ve bunu pervasızca, yüzsüzce, utanmazca ve ahlâksızca yapıyorlar. Kısacası Sarı Sendikacılık gemi azıya almış vaziyette…

Yani İşçi Sınıfının içinden çıkmış, sendikacı denilen sarı-gangsterler, İşçi Sınıfını ve mücadelesini içinden baltalıyorlar. Onun yiğit, kararlı, direngen, sabırlı mücadelesini olmamışa çevirmek için her türlü yol ve yöntemi kullanıyorlar.

İşte İşçi Sınıfının içinde ve hatta başında bulunan bu lanet halkasının adına literatürde: Sarı-Gangster Sendikacılık, denir.

Şu anda Nakliyat-İş Sendikası öncülüğünde sürdürülen Real, Makro-Uyum Direnişleri (aslında işkolları farklı olmasına rağmen, Nakliyat-İş Sendikası ve Sendikacıları, İşçi Sınıfının hak ve çıkarlarını savunan gerçek Proletarya Sosyalistleri oldukları için, işkolu ayrımı yapmadan bu işçilere sahip çıkmaktadırlar) işte bu sarı-gangster sendikacılara karşı da verilen bir mücadele oluyor.

Ve inanıyoruz ki, bu sarı-gangster sendikacılara karşı verilen bu mücadele de zaferle sonuçlanacak ve sarı-gangster sendikacıları suçüstünde yakalayacaktır.

Ve İşçi Sınıfımız, gerçek bir devrimci sendikal mücadele veren, hat izleyen Proletarya Sosyalistlerinin öncülüğünde verilen mücadelenin başarıya ulaşmasıyla, örgütlenmek için kabaracak ve yeni yeni işyerleri örgütlenecek, toplusözleşme hakkına kavuşacak, az da olsa insanca bir çalışma ve yaşama şartlarına kavuşacaktır. Verilen emekler asla boşa gitmeyecektir. Ve zafer ve İşçi Sınıfı Devrimi böyle böyle gelecektir…

Sarı-gangster Sendikacılık aynı zamanda Sendikalizmdir de

Bu sarı-gangster sendikacılar bir de Sendikalizm yaparlar.

Nedir sendikalizm?

İşçi Sınıfını siyasetten uzak tutmaktır.

İşçi Sınıfı sadece bizim çizdiğimiz sınırlar içinde ekonomik mücadele versin, toplusözleşme peşinde koşsun ama toplumun sorunlarıyla ilgilenmesin isterler. Kendi küçük, kişisel çıkarlarının peşinde ömür tüketsin isterler. Bunu propaganda ederler, bunu uygularlar.

“Partiler üstüyüz” derler. Biz işimizin, ekmeğimizin peşindeyiz, siyaset bizim işimiz değil, derler.

Ama öbür yandan da aşağı yukarı hemen hepsi, TÜRK-İŞ’lisinden DİSK’lisine, HAK-İŞ’lisinden Kamu-Sen’lisine, KESK’lisinden Memur-Sen’lisine, şu ya da bu Partiden Milletvekili seçilmek için olmadık taklayı atarlar. Sendika, Konfederasyon Başkanlıklarını sıçrama tahtası olarak kullanırlar Meclisin ceylan derisi koltuklarında oturmak için…

Yani bir yandan İşçi Sınıfını siyaset dışı tutarlar, diğer yandan siyasetin dik âlâsını yaparlar.

Oysa bildiğimiz gibi, siyaset yapmadan, kendi sınıf partimizi örgütlemeden, İşçi Sınıfımızı ve Emekçi Halkımızı bu İşçi Sınıfı Partisi içinde örgütlemeden, ne sendikal mücadele başarıya ulaşır ne de başka herhangi bir mücadele başarıya ulaşır. Siyaset, peynir ekmek kadar zorunlu bir mücadele alanıdır bizim için. Yeter ki kendi sınıf partimizde ve kendi sınıfımız ve emekçilerimiz için bu mücadeleyi verelim. Yoksa, şu ya da bu burjuva ya da bezirgân partide vereceğimiz mücadele ile İşçi Sınıfının mücadelesini ilerletmek bir yana onların çıkar arabalarının peşine koşulmuş oluruz.

Bakın bu konuda da Hikmet Kıvılcımlı ne der:

“Fabrikaları, Yolları, Çiftlikleri, Sarayları; Şehirleri, Gecekonduları yapan ve işleten İşçi Sınıfımız, Devrimci Gençlikle elele: İşçi Sınıfı Partisini de yapacaktır. Çünkü İşçi Sınıfı Partisini yapıp yürütmeyi beceremedikçe, başka her şeyi yapmanın, Dünyaları yeniden kurmanın, insanca yaşamak için yetmediğini, her günkü gözyaşlı ve kanlı denemeleriyle sınamıştır. Daha da çok sınayacaktır. (…)

“Tarihin yörüngesi, en ufak ikirciliğe yer bırakmayacak ölçüde, İşçi Sınıfının yörüngesine girmiştir. Ne denli parlak göktaşı görünmek tutkunluğu içinde bulunurlarsa bulunsunlar, eğer uzayın sağır boşluklarında yitmek istemiyorlarsa, bütün Devrimci yıldızlar, Tarihin ve İşçi Sınıfının yörüngesi içine akmalıdırlar. Bu yörünge Proletarya Partisidir.” (Hikmet Kıvılcımlı, İşçi Sınıfının Tarihçil Görevi, Sosyalist Gazetesi, 2 Mart 1971)

Görevi böyle önümüze koyuyordu Hikmet Kıvılcımlı Usta, 1971 yılında.

 

Görevin gereği yerine getirilecektir!

Görev; aynı görevdir. Mücadelesi Proletarya Sosyalistlerinin şahsında devam etmektedir. Ve her gün mesafeler kazanılmaktadır. Kazanılacaktır da…

Önemli olan, doğru bir teorik hatta, önceden gören ve doğru gören bir önderliğe sahip olmaktır.

O Önderlik, bugün Halkın Kurtuluş Partisi’nde cisimleşmiş, maddeleşmiştir. Ete kemiğe bürünmüştür.

İşçi Sınıfı içinde iradi olarak, gece gündüz, kar yağmur, fırtına, sıcak soğuk demeden yürüttüğü çalışmalarla örgütlediği on binlerce işçiyle İşçi Sınıfımıza örnek oluyor, önder oluyor Kurtuluş Partililer.

Ve sarı-gangster sendikacıların maskelerini birer birer düşürerek, onları İşçi Sınıfımız içinde teşhir ediyor, tecrit ediyor.

Sağlı-sollu saldırılara aldırış etmeden, Türkiye İşçi Sınıfının Tarihine, Mücadelesine, Geleneklerine sahip çıkıyor. İşçi Sınıfı Tarihine altın harflerle yeni Örgütlenmeler, Direnişler, İşgaller armağan ediyor. Yeni yeni mücadele yöntemleri kazandırıyor İşçi Sınıfına.

Çünkü onlar; İşçi Sınıfı Mücadelesinde, bu tek meşru davada yer almayı yaşamın anlamı addediyorlar.

Çünkü onlar; sarı-gangster sendikacılardan bambaşka bir dünyada yaşıyorlar.

Onlar kazanacaklardır:

Çünkü onlar; kendilerini Devrim ateşinin kalbine atmışlardır!