Tayyip Ekonomik Kriz ve İdlib kıskacında

07.09.2018
8
A+
A-
Tayyip Ekonomik Kriz ve İdlib kıskacında

Hüseyin Ali

Malum Kişi, 16 yıldır sürdürdüğü iktidarının hızla sonlarına yaklaşıyor. Şu anda iki büyük sorunla baş etmek durumunda: Ekonomik Kriz ve İdlib Sorunu.

Ancak her ikisi için de kolay çözüm bulması güç. Hem de çok güç… Bu ikisi de Malum Kişi için çıkmaz sokaktır çünkü. Ve bu iki açmaz, doğrudan olmasa da birbirine bağlıdır, birbirini daha da kızıştırmaktadır.

Ekonomide durum vahim. Ekonominin toparlanması mümkün değil.

Malum Kişi bu krizi Papaz’a bağlayıp görünüşü kurtarma ya da halkı kandırma peşinde ama işin aslı öyle değil.

Papaz olayı ile belki halkımızı bir süre daha kandırabilir ama bunun devam etmeyeceğini kendisi de adı gibi biliyor.

Çünkü olay yapısal nedenlerden kaynaklanıyor.

Zaten Tekerlek Bahçeli’nin önerisiyle (bizce bunu dikte eden de CIA’dır) gelmekte olan krizi öngörerek seçimlerin öne, 24 Hazirana alınmasının başlıca nedeni budur.

Nitekim seçimden hemen sonra Dolar ve Euro aldı başını gitti. Halkımız şimdilik Papaz kandırmacasını yutmuşsa da ileride yaşayarak öğrenecektir gerçek nedenleri.

Batı, dışarıdan Türkiye’nin durumunu çok net görüyor. Örneğin, Alman gazetesi Die Welt’te, daha dolar 7 TL’ye tırmanmadan, “Türkiye İflas Edebilir” başlığıyla bir yazı yayımlanmıştı. Yazıda, krizin derinleşeceği, olayın Papaz meselesinden kaynaklanmadığı, ama Papaz krizinin de çöküşü hızlandırdığı belirtilerek şöyle deniyordu:

“(Türk parasının değer yitirmesinin – Hüseyin Ali) Nedeni, başarısız darbe girişiminden sonra, hükümet ve Merkez Bankası’nın durgunluğu önlemek için ekonomiye yoğun şekilde para dökmesi. Bu sayede krizin önlenmesinin ardından teşvik önlemleri geri çekilmedi. Ekonomik büyüme oranı yüzde 7’yi geçti, ama aynı zamanda kredi balonu oluştu ve enflasyon gemi azıya aldı. Hali hazırda resmi kurumlar bile böyle bir sorunun olduğu kabul ediyor”.(https://odatv.com/turkiye-iflas-edebilir-04081824.html, 4 Ağustos 2018)

Demek ki, nedenlerden birisi Malum Kişi’nin karşılıksız para basmasıymış.

Bunu ABD de yapıyor. Örneğin 2008 krizinde ABD Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke, nam-ı diğer Helikopter Ben, krizden dolayı endişeli işverenlere; “Ne korkuyorsunuz. Merkez Bankamız var, basarız dolarları süreriz. Hatta isterseniz helikopterle saçarız”, demişti. Buna rağmen dolar değerini koruyor. Çünkü dünya üzerinde dış ticaret büyük ölçüde dolarla yapılıyor ve ülkelerin merkez bankaları rezerv olarak kasalarında daha çok dolar bulunduruyor. Bu yüzden ABD doları beklenen şekilde değer yitirmiyor.

Oysa bizim gibi ülkeler karşılıksız para basınca paranın değerinin düşmesi, devalüasyon, kaçınılmaz.

Krizin tek nedeni elbette sadece karşılıksız para basmak değil. Karşılıksız para basmayı gerekli kılan veya krize sürükleyen başka nedenler de var.

Bunların başında Türkiye’nin dış borç yükü geliyor. Odatv, Die Welt gazetesinden şöyle aktarıyor:

“(…) ‘Dünyada Türkiye kadar yabancı sermayeye bağımlı başka ülke olmadığı’ saptamasını yapan Alman gazetesi, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Erdoğan’ın iktidarında bu bağımlılık git gide büyüdü. Çünkü ülke sürekli olarak ihraç ettiğinden çok ithal ediyor. Bu yüzden sürekli artan cari açığın GSYİH’ya (Milli Gelir) göre oranı 2016’da yüzde 3.8’ken, 2017’de yüzde 5.5’e yükseldi. Bu cari işlemler açığı ancak ülkeye sürekli akan yabancı sermaye varsa – şu sıra günde 200 milyon dolar civarında- telafi edilebilir.”

Demek ki, dünya üzerinde dış borcu Türkiye kadar yüksek başka bir ülke yokmuş. Ve bunun nedeni de sürekli büyüyen cari açıkmış.

Aslında cari açığın milli gelire oranı daha da yükseldi. Yıl sonunda % 7 olarak öngörülüyor. Ve bu oranın çok yüksek olduğunu belirtiyor iktisatçılar. Örneğin batmış ve IMF’ye el açmış Arjantin’de bu oran % 4.8.

Malum Kişi şimdiye dek bu açığı sıcak para ile sakladı, ekonominin çarkını taşıma suyla döndürdü. Ama işte sıcak para akışı da neredeyse durmuş durumda:

Örneğin, 2017’nin ilk 6 ayında Türkiye’ye “yatırım amaçlı” 17.5 milyar dolar girmiş. Ama 2018’in ilk 6 ayında bu miktar sadece 79 milyon dolar.

Demek ki sıcak para akışı neredeyse durmuş. Moody’s, Standard and Poors, Fitch gibi uluslararası değerlendirme kuruluşları Türkiye’nin puanını sürekli düşürürken, yani risk büyükken ve gittikçe büyürken, elin adamı neden parasını Türkiye’ye soksun?

Bari bu 16 yılda ülkeye akan sıcak parayı doğru değerlendirse, üretime dönüştürseydi. Ne gezer? Kaynaklar sadece gereksiz inşaatlara yatırıldı. Tersine, var olan üretim tesisleri birer birer “özelleştirme” denilerek “babalar gibi” satıldı, yani yok edildi. Makineleri hurda olarak satıldı. Değerli arsalarının üzerine yandaş müteahhitler yüksek binalar dikti. İşte en son şeker fabrikaları satıldı, yakında aynı akıbete uğrayacaklardır. Tıpkı daha önce Telekom’da, Sümerbank’ta, Etibank’ta, SEKA’da vb. olduğu gibi…

Batı, tabiî bu durumu da görüyor. İngiliz Guardian gazetesinde, İstanbul’daki gökdelenleri sembolize ederek, inşaat sektörünün ekonomiye etkisini ve içinde bulunduğu krizi ortaya seren; “Türk Lirası Krizi İstanbul’un Siluetine Nasıl Yazıldı?”, başlıklı bir yazı yer aldı. Yazının bir yerinde şöyle deniliyor:

“Geçen hafta, iki yıldan beri sürekli düşme eğilimindeki Türk lirasının çöküşünün, İstanbul’un siluetine bakılınca sürpriz olmadığı görülüyor. Kentte nereye baksanız borçla yapılan inşaatlar göreceksiniz: Ufukta yeni gökdelenler, büyük AVM’ler… Bunların içinde çok sayıda mega proje de var, dünyanın en büyüğü olacağı belirtilen yeni hava limanı gibi.

Türkiye ekonomisinin kalbinde yer alan bu inşaat çılgınlığının finansmanı gayrı safi yurt içi hâsılanın % 20’sini oluşturuyor ve sektörde yaklaşık 2 milyon kişi çalışıyor. 2008 mali krizine paralel olarak, inşaat sektörü düşük faizli kredilerle finanse edildi ve borç çok arttı. Müteahhitler, inşaatlarını düşük faizli yabancı kredilerle finanse ettiler. Ve şimdi liranın çöküşü nedeniyle zordalar, çünkü borçlarını ödemek her geçen gün zorlaşıyor. Hükümet istatistiklerine göre, 2016’nın sonunda Türk müteahhitlik şirketlerinin kredilerinin % 90’ı yabancı kaynaklı.

“(…) Türkiye aynı zamanda inşaat girdilerinde de çok dışa bağımlı; şu anda dünyanın en büyük 9. çelik ithalatçısı; 2016’da 8 milyar dolar, 2017’de 9 milyar dolar çelik ithal edilmiş.

“Bu durum, büyüme için ekonomisini inşaat sektörüne bağımlı kılan Türkiye için özellikle tehlikeli.” (The Guardian, 23 Ağustos 2018, https://www.theguardian.com/cities/2018/aug/23/how-turkeys-lira-crisis-was-written-in-istanbuls-skyline#img-1)

Demek ki, inşaat kandırmacasıyla, büyük göstermelik “mega” inşaat projeleriyle göz boyamak da artık mümkün görünmüyor. Yapılan konutlar elde kalacak. Alınan krediler ödenemeyecek. Krediyle alınan konutlar bankalara teslim edilecek vb.

Pekiyi ne olacak? Malum Kişi ne yapacak?

* Kaçınılmaz olarak zam yapacak. Zaten yapıyordu, daha da büyük oranlarda yapacak.

* Dışarıdan kredi dilenecek. IMF’ye gitmeye ayak direse de, gidecek görünüyor.

* Faize karşı ama faizi çok yükseltecek. Kaldı ki, yükseltildi bile…

* İflaslar artacak.

* Ekonomi küçülecek, büyüme oranı düşecek.

* Zaten düşük olan üretim daha da düşecek.

* İşsizlik artacak.

* Sonuçta krizin faturası halkımıza çıkarılacak.

Halkımız bunu da sindirir mi, göreceğiz.

 

Ama işin bir de öbür boyutu var: İdlib!

 

Emperyalizm İdlib’de zorda. Tayyip de…

Papaz olayının diğer yüzünde İdlib Sorunu da var.

Esad, ülkenin büyük kesimini dinci katillerden-çapulculardan temizledi. Bunların büyük kesimi hemen güneyimizdeki İdlib kentinde toplaştı.

Esad’ın bu çakalları İdlib’den de sürüp atması hakkı. Buna girişecek de görünüyor.

Ama bu durum Malum Kişi’nin korkulu rüyası. Sekiz yıldan beri sürdürdüğü, Amerikan Uşaklığı yaptığı Suriye politikasının tümüyle çökmesi demek.

Bir taraftan Rusya ve İran ile dansediyor. Bir taraftan Esad’a karşı olmadık kötülüğü yapıyor ve gönlü emperyalist Amerikan politikasından yana.

Yalnız, bir de Trump Delisi var, önemli bir faktör olarak.

Yukarıda alıntı yaptığımız Alman Die Welt gazetesi, ABD’nin ekonomik yaptırımlarla ve kısıtlamalarla Türkiye’yi iflasa sürükleyebileceğini ama bir “NATO müttefikini” kendi eliyle böyle bir krize sokmak istemeyeceğini ve bu durumun Türkiye’ye psikolojik üstünlük verdiğini belirterek, şöyle devam ediyor:

“İki ülke arasındaki ilişkilerde bu hep böyle olageldi. Nihayetinde ABD, sürecin sonunda partnerini yok etmek istemiyor. Ama şimdi büyük bir soru işaretiyle karşı karşıyayız: Bu durum, ABD Başkanı’nın adının Trump olduğu zamanlarda da geçerli mi?”

Evet, sonuçta Trump Delisinin sağı solu belli olmaz demeye getiriliyor.

Bizce, perde arkasında İdlib konusunda sıkı bir pazarlık yürüyor. Yukarıdaki yazının içinde bu da gizli. ABD Emperyalizmi, kendisine sadakatle hizmet etmiş böyle iyi bir uşağı hâlâ kullanabilecekken neden bitirsin?

Nitekim, bakıyoruz İdlib konusunda hem ABD, hem Malum Kişi aynı ağzı kullanıyorlar. Malum Kişi, 2017’de, yaklaşık 1 yıl önce, şöyle diyordu:

“Şimdi olay çok daha farklı. Halep’ten kimler kaçmak zorunda kaldı. Kardeşlerimiz. Halep, bizim kardeşlerimiz. Bugün Gaziantep’e bak, Halep’ten ayıramazsın. Halep’teki o insanlar o bombaların altından mecburen İdlib’e kaçmak zorunda kaldılar. Bugün milyonlarca insan İdlib’de ama her an yine tehdit altındalar. Bize düşen bir görev de İdlib’di.” (8 Ekim 2017, https://www.haberturk.com/cumhurbaskani-erdogan-dan-idlib-operasyonu-aciklamasi-1664430)

İdlib’deki dinci çapulcuları masum sivil vatandaşlar olarak görüyordu.

Şimdi kendisi böyle keskin, net ifadeler kullanmıyor İdlib konusunda. Ama işte Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu şöyle diyor:

“İdlib geriye kalan tek çatışmasızlık bölgesi diyebiliriz. Burada 3 milyondan fazla sivil yaşıyor. Diğer bölgelerden koridor açıldığı zaman bazı radikal gruplar İdlib’e gelmiştir. Bu gruplar ılımlı muhalefeti de sivilleri de rahatsız etmektedir. Teröristlerle sivilleri ayırmamız lazım. Diğer taraftan burada askeri çözüm bir felaket olur. 3.5 milyon sivil nereye gidecek? Radikal grupların etkisiz hale getirilmesi hepimiz için önemli. Ancak bu sivillerle teröristleri iyi ayırt etmek lazım.” (https://www.haberturk.com/son-dakika-cavusoglu-ve-lavrov-dan-moskova-da-ortak-basin-toplantisi-2116033)

Bu bir Amerikan ağzıdır. Şimdi ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ne diyor, bir de ona bakalım:

“ABD bunu (Esad’ın İdlib’e kendi toprağını almak için saldırısını – Hüseyin Ali) zaten tehlikeli bir çatışmanın tırmanması olarak görüyor. Zaten evlerini terk etmek zorunda kalan ve şu anda İdlib’de bulunan 3 milyon Suriyeli bu saldırganlıktan dolayı acı çekecekler. Bu iyi değil. Dünya bunu izliyor.” (Anadolu Ajansı, 31 Ağustos 2018, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/pompeodan-rusyaya-idlib-uyarisi/1243630)

Papaz krizine rağmen, bire bir aynı ağzı kullanıyorlar. Yani Malum Kişi’nin gönlü Amerikan politikasından yana. (Çavuşoğlu kendi başına böyle bir açıklama yapamayacağına göre…)

Ancak, “her şey akar…” Suriye konusunda da güçler dengesi belirleyici. Bir yanda Astana Süreci var, bir yanda alınan kararlar var, bir yanda ekonomik kriz var, bir yanda Trump Delisi var, bir yanda halkı kandırmak içim milliyetçi görünmek var, bir yanda dünya halkları var vb.

(Yukarıda Çavuşoğlu ve Pompeo’nun açıklamalarındaki yalana da kısaca değinelim. Esad’ın İdlib’e yüklenmesi sonucunda 3-3.5 milyon (bazı kaynaklar 4 milyon da diyor) insan kaçışacakmış. Bölgeyi bilen gazeteci Ömer Ödemiş, bunun yalan olduğunu mekân olarak da bu nüfusun İdlib’de bulunmasının mümkün olmadığını kanıtladı. Ödemiş, eskiden yaklaşık 200 bin civarında olan bu bölgedeki nüfusun en fazla 300-350 bin olabileceğini belirtmektedir. Bunların yaklaşık 60 bini dinci çapulculardan oluşuyor.

Böyle abartılı rakamlarla dünya kamuoyu ve halkımız etkilenmek, Esad’a karşı yönlendirilmek isteniyor. Beyaz Miğferler’in kesin yeniden uygulamaya koyacakları kimyasal silah senaryosu da cabası…)

Üstelik ABD’nin durumu eskiye göre nispeten zayıf Suriye’de. Bunu, büyük olasılıkla bir CIA Ajanı olan Jonas Parello-Plesner de ifade ediyor. Şöyle deniliyor haberde:

“AFP’ye konuşan Washington merkezli düşünce kuruluşu Hudson Enstitüsü’nden araştırmacı Jonas Parello-Plesner, “ABD’nin sözlü uyarı ateşleri işe yaramıyor çünkü Washington’un yaklaşımı Suriye’de sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor. Esad karada İran’ın havada ise Rusya’nın desteğini alarak ilerlemeye devam ediyor. ABD ise umutlarını Birleşmiş Milletler destekli sönük Cenevre barış sürecine bağlamış durumda” diyor.” (2 Eylül 2018, https://www.sondakika.com/haber/haber-abd-nin-idlib-de-diplomatik-cozum-cabalari-sonuc-11196759/)

Durum böyle olunca, Malum Kişi İdlib Sorununa daha bir akılcı yaklaşmak zorunda kalıyor. Yıllardır emperyalizmin yönlendirmesiyle beslediği, büyüttüğü dinci çapulcuları artık “terör örgütü” olarak açıklıyor. Bu terör örgütlerinin arasında artık düne kadar Malum Kişi’nin sıkı fıkı olduğu Heyet Tahrir Ül Şam da var. Türkiye’nin daha yeni Heyet Tahrir Ül Şam’ı da terörist örgüt olarak açıkladığı belirtiliyor (AFP, 31 Ağustos 2018, https://www.yahoo.com/news/turkey-blacklists-jihadist-group-idlib-operation-looms-160906080.html)

Özetle, Malum Kişi bir açmaz içinde. Aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık!..

Eskiden olduğu gibi açıktan emperyalist uşaklığını da sürdüremiyor. Gönlü uşaklıkta olsa da… Her şeye rağmen uşaklığa devam dese, Trump Delisi var, ona güvenemiyor, üstelik ekonomi de krizde.

Ancak şunu unutmayalım: Malum Kişi hâlâ BOP Eşbaşkanlığı görevini, Amerikan Uşaklığını, Türkiye’yi dağıtma, bitirme görevini zorlanarak da olsa sürdürüyor.

Ne var ki, Malum Kişi, gene dansöz gibi kıvırsa da gittikçe figürleri bayatlaşıyor, taraflara tat vermiyor.

Musa Eroğlu’nun türküsünde söylediği gibi:

Kılavuzun gereği yok

Yolun sonu görünüyor.

ETİKETLER: , , ,